Büyümenin atrofi ile çeliştiği noktada yaşlanıyoruz. De hadi hatırınız için yaş alıyoruz. Satıcı kim bilemiyoruz.
Hilal Hocam’ı hatırlıyorum. Aşkım. “Bu kırmızı ruju sizin için sürüyorum” derdi bize ingilizce anlatırken. Telaffuzu öğrenmemiz için. Metin Hocam teknenin kıçının insanın kıçından farklı olduğunu “ıç ıç değil, teknenin kıçı kızım” diye anlatırdı subay kızlarına. Birgün kutlamalarımızın bir mastürbasyon olduğunu işleyen kompozisyon yazdığımda “Levent büyümüş” diye rezil etmişti beni sınıfa. Aklında 80’ler vardı muhtemelen. Büyümek belki de verileni sorgulamaktı.
Suçlu olmaya yetiştirildik sanırım. Suçlu hissetmeye… Kavramlar benden hızlı büyüyormuş. Referans aramadaki mantıksızlık, öğrendikçe, “ucube” olarak kondu önüme hep… hep hep… İnanç güzel şey!
Ama…
Beni “ama”ya getiren unsurları bir araya getirmek zor. Şurası sabit, keçi lazımsa “günah”a gerek yok, parıl parıl parıldıyorduk. Keçilik baki… İncinip incitip, e hadi yaşlar aldık.
İnanamadım, inanamıyorum, inanmayacağım. “Nasıl olur da” başlayan sorular silsilesi… Biz yaş alalım, sizin için zaman durmuyor. Satıcı kim bilemiyoruz.
El yazması olmadığı için, arkadaşımın babasının avukat bürosunda “dos word processorda” “print out” aldığım dönem ödevim aforoz edilirken, el yapımı demir-üç-klorürle (o zaman o vardı :)) bakır plakete ilmek ilmek işlediğim su seviye ölçme cihazım “sen mi yaptın? doğru söyle…” sorularına maruz kaldı. “Orta” okullardan yaşlar aldık.
Lisans öğrencisi olduğum için bilim adamı yetiştirme kurumu projemin sadece bir adet kalıbını karşıladı. Benim için “kayalar döküm” tanrı seviyesindeydi o zamanlarda. Ne hevesliydi o insanlar benim hevesimle. Moonlight fırınlara gazoz şişesinden uyarı sistemi yaptığım için hem sevdi hem “tokatladı” beni sevgili hocam. Onlarca deney, onlarca sabahlama… Bir ara üniversitenin bir araştırma projesinde bir firmayla bile çalışma fırsatı buldum hocam sayesinde. Ne tatlı insanlardı. O yaşta oturup ciddi ciddi tartışırdık ürünleri üzerine, benim projem olmasa da. Malzeme araştırma merkezindekilere de aşıktım. Orada cihazları opere eden insanlar çok keyifliydi. O kadar süre uğraşmışsın tir tir modundasın… Çok keyif alırlardı benden. O yoğunluklarına rağmen hep hep gülümserlerdi. Ben “şuraya da bakalım” dedikçe, benden daha hevesli ayarlarlardı taramalı elektron mikroskobunu. “Lisans”tan yaşlar aldık.
Mezun olmak icap etti. Yaratıcı, araştırmacı undergraduate is over. Graduate bir merakla, diatomlar vs. derken, başvurduğum su ürünleri fakültesi profu bir kitap hediye etmekle ve onun üniversitesinin sirkülasyon pompalarını revize edersem bir proje başlatabileceğini ima etti. Başaramadım. Halbuki ne güzeldi diatomlar. Hem malzeme, hem genetik, hem biyoloji (tıp) için. Neredeyse %100 biyo-uyumlu hücre çeperleri vardı çünkü, o hücre çeperleri türe ve çevreye göre değişkenlik gösteriyordu çünkü. Sanırım hala güzel bir proje 🙂 Sadece yaşlar aldık.
Ben George Michael’ın “aksine” hep dans edeceğim. Belki geleneksel adımlarla, onaylanacak adımlarla değil de, pişmanlıkla değil de olanla, “başarısızlıkla”, “başarıyla”…
Boşa geçen zaman göreceliyken, çok çok güzeldi öğretenler. Güzel veya çirkin…
Yaş aldıkça birileri kulaklarımıza bir şey fısıldıyor, inanmak zor kısmı, ben hiç inanamadım. Ya da inandırıcı bir şeyle karşılaşmadım. Kendime bir inanç oluşturdum ama: “İnsan, çevre ve insan” diye. Kendi dinimde öleceğim sanırım.
“Careful” veya “careless” fısıltılar bizi biz yapıyor sadette. Pişmanlıklar içinse her yıl bir yıl daha gecikeceksiniz. Dünya gecikemeden ölenlerle dolu.
PS: Seether’in cover’ı efsane 😉
Yazıyı çok beğendim, gezegen sıçsın ağzımıza umutum değil hakettik. Sadece bir tanımı kafamda oturtamadım, açamadım onu yani “individualist demokrasi” ?? Yani bireysel demokrasi değil mi? Bu çok ezici bir çaresiz bir durım değil mi bazıları için?
Emekleriniz için teşekkür ederim🙏🏽