Levent Saatçı tarafından yazılmış tüm yazılar

Tahayyül

Evrenin varlığından bir haber çevreni anlamaya çalışırken,
Çevreni saran doğrularla öğrenirken,
Hayallerin şekillenirken,
Çocuksun be insan… Bir hamur… Bir potansiyel…

Bir hamur… Mayası ne? Kim yoğurdu? Ne kadar dinlendirdi?
Pişmeye hazır mı hamur?
Doğru yoğruldu mu o hamur?
İsteneni verdi mi üründe?

Bir kadın öldü bugün,
Bir baba öldü, bir anne, bir seven, bir hamur…
Doğrular uğruna…
Verilenler uğruna…

Kaçımız hamur ustasıyız?
Kaçımız insanı tanıyor, kültürlerden, verilenden bağımsız?
Kaçımız verilene rağmen insanım diyebiliyor?
Verilenlerden bağımsız…

Hamur olarak nerede hata yaptım?
Ya da hata kabiliyetine sahip miydim?
Öldüm kime ne…
Yaşayan ne? Maya mı?

Bir gün hamur yoğuruyorsun…
Her şeyi kurallara uygun yaptın… Olmadı…
Olamayan potansiyel için kimi suçlasak?
Olamayan mı yanlış? Potansiyel mi? Kimler mi? Hamur mu? Unu mu? Mayası mı? Buğdayı mı? Toprak mı? Yağış mı? Eken mi? Biçen mi?

Çevreni saran doğrular her şeyi dikte ederken,
Doğru olmayan hamuru, bile bile, göz göre göre çöpe atarken
Umrun çöpe atmak üzerine mi?
Potansiyel mi hamur? Beklenen mi?

Madem umrunda değildi hamur,
Madem umrumda değildi insan,
Niye miş gibi yapıp çöpe attın?
Niye kendini aynı verilen çöp kovasına koydun?


Toprak da saf, buğday da…
Değirmende öğütülenin kendi potansiyelinin olmadığını hüküm süreceksen,
Değirmen taşı da saf, onu yapan da…
Hamur hepsinin ürünü…

Kendimize bu kudreti veren,
Kendimizin soluk mavi bir noktanın ihmal edilebilir bir noktasından ibaret.
Halbuki o ihmal edilenin potansiyeli,
Hepimiz körüz… Optik anlamda değil, yontulmuş bir beyin körlüğü bu.

Çocuğuna dünyayı anlatırken,
Ne kadar hastalıklı olduğunu hatırla…
O hastalık gezegen nazarında değil…
Seni sen yapan, en sevmediğin, bayıldığın, taptığın, gezegende yaşadığın türdaşlarını kategorize etmene salık veren, yine türdaşlarınca tanımlanan, çerçevenin dışına çıktığında aforoz edilen tüm faktörler olabilir.
Saygıyı nerede kurduğumuzu deklare edemiyorum. Beklentiler hep hep öldürüyor.
Çevresel tüm faktörlerin mimarı olan insanlık, ne yaptığını bilmiyorsa, insanı suçlamak en kolayı sanırım.

Yarattığımız kavramlarla insanı görmek mi? Yoksa olduğu gibi kabul etmek, bununla ilgili iletişimleri yeniden icad etmek mi? Yeni bir dil mi lazım? Yeni bir semantik? Yeni bir kültür? Sistem? Neredeyiz ve neyiz?

(Bundan sonrası çevirebildiğimce Richard Dawkins’in sözleri)
Öleceğiz ve bu bizi şanslı kılıyor.
Çoğu insan ölmeyecek, çünkü hiç doğmayacaklar.
Şu an benim yerimde olabilecek potansiyel insanlar,
Hiçbir zaman gün yüzü göremeyecek insanlar,
Sahra çölündeki kum tanelerinden fazla sayıdalar.

Şurası kesin ki bu doğmamış hayaletler,
Keats’den daha iyi şairler,
Newton’dan daha iyi biliminsanları…
DNA’mızın mümkün kılabildiği küme,
Şaşırtıcı bir olasılıkla, şu an burada bu satırları okuyan sıradan bizlerin
Baskın bir şekilde varolan insanların kümesini aşıyor.

Bizler, her şeye rağmen doğmuş olma ayrıcalığına sahip azınlıklarız.
Bir önceki durumumuza, farkında dahi olmadığımız çoğunluğun tecrübe edemeyeceği bir duruma dönmek için hayıflanmak ne haddimize… (sonrası var, yetemedim çeviride, cümlesi yanlış olabilir, hep hep haddinize…)

Tengo Que Escribir

La gente tiene diferentes estilos de aprendizaje. Algunos aprenden idiomas mejor escuchando, otros visualmente y otros leyendo. Tenemos cerebros diferentes y esto depende de cómo lo formó nuestro entorno. Sugiero leer a Sapolsky para este tema.

Los profesores tienen un trabajo muy duro que no podemos reconocer. Tienen que descubrir el estilo de aprendizaje de cada alumno y actuar en consecuencia en clase. Esto es psiquiatría, esto es formación pedagógica, esto es ciencia del comportamiento, esto es una concepción última de cómo un individuo aprende y enseña. Sin embargo, esperamos que lo hagan perfecto sabiendo que es imposible. Sin embargo, lo único que esperamos es que el conocimiento sea suficiente sólo para “enseñar”. Parece que no pagamos a los profesores por todos los requisitos para ser un buen profesor teniendo en cuenta las calificaciones para ello.

Hay profesores que tienen ideas para inyectar más a sus alumnos, los buenos se obsesionan con ello. por otra parte, se ven cuestionablemente recompensados por sus esfuerzos. Es sólo una dopamina para un idealista. Y los sistemas lo utilizan sabiamente para explotarlo. No es sostenible.

Ante todo los profesores son personas. Tienen altibajos. Tienen que tener su propio tiempo libre, no tener que trabajar todo el día. En segundo lugar, tienen que mejorarse constantemente, lo que requiere tiempo libre. Finalmente tienen que satisfacer sus necesidades económicas para poder hacer otras cosas que necesitan además de enseñar. Son simplemente personas y vamos a seguir olvidándonos de eso porque tenemos cosas que considerar antes de la clasificación. Somos la misma carne en esa picadora.

Entonces, antes de emitir un juicio, tal vez podamos criticar la institución que nos hizo ser quienes somos. Como última palabra, tenemos que hacer todo lo posible para conservar a los que sobresalen en sus trabajos, especialmente los docentes, incluso si pensamos que no es tradicional, pero el cerebro humano está más allá de nuestras tradiciones. Sin embargo, olvídese de la fatiga institucional y la obsolescención.

PD: Gracias a todas las personas que me hicieron escribir este artículo. Voy a seguir aprendiendo. Gracias al motivo a pesar de las exigencias de la systema.

Edilgen Yarış

Az önce bir film izledim. Film extremeleri göstermiyordu aslında, ben “başarıyı” extereme addettiğim için, yani topluma “full gerizekalısınız” “diyebildiğim” için, “güzel” bir filmdi.

Referanslarımla var olduğum bir toplumda, verilen çerçevelerle, verilen datayla, kendimle, kendi sanalımı, hoşuma gitmese de sever oldum galiba. Artık huzur içinde bokumda boğulabilirim sanırım. Bu bütün hayatımı tanımlıyor mu? Bilmiyorum. Kendi hayat kavramımın farkında mıyım? Bilmiyorum. Çok mu “zekiyim”? Bilmiyorum. Ve hep hep referanslarla yetiştim. Bugün çok çok sevdiğim bir insanla laflarken, onun “bazen insanlar nasıl yemek yemeği başarıyor, merak ediyorum” soru kılıflı hayıflanışıma maruz kaldım. Ortak şikayetimiz, insanın verilenle yetinmesiydi. Veren de insan olunca, insanın gücüne gidiyor tabi. “Bu yaştan sonra” psikopat olamayacağıma göre, olası bir sosyapatlığın yolunda ilerliyorum diye düşündüm. Her ne kadar “insanlık” kavramıyla “empati” kurmaya çalışsam da… Henüz…

Skala değiştikçe insanı evrilen bir bakteri kolonisi olarak da görmek mümkün, sözüm ona bir bilincin bayrak yarışında götünü yırtan sıradaki “nesli” 400 metre koşucusu olarak görmek de… Bir sohbette ağlayabiliyorken, gülebiliyorken, anlatılan bir hikayede, birkaç nöronum tetiklenip bu “hikayeyi” yazabiliyorsam bir yerlerde sakatım/engelliyim sanırım. Hiçbir zaman bütün/tam olamadım sanırım, olamayacağım da. Hatta belki de en çemkirdiğim canlılardan, aynı nedenlerle “sadece” benzer durumdayım. Skala her şeyi betimleyecek gibi bu bağlamda. Hadi biraz zoom out yapalım, doğa insanlığı siklemez, algoritmasını çalıştırır, gerek parazit olarak, gerek bir fake god olarak, gerekse kim bilir doğa için sıfatlarla, insan insanlığını yapar, silinir gider, yine insan zihninden… İnsan ötesi bir zihni algılayamadığım düşünülürse en acınası öngörü bu olurdu herhalde. En iyi ihtimalle insanlık, belki biraz AI yardımı ile, belki başka bir kendimizden üstün olduğunu kabul ettiğimiz “araçlarla”, data meydana getirme konusunda Freud’un saçma sapan ego, vs. sıkmalarından sıyrılıp, gayet bir data processining organizma olduğumuzun farkına varıp, yeni sürdürülebilirlik opsiyonlarına, yeni farkındalık opsiyonlarına, anladıkça “yeni bir” paternin farkında olmaya aday, böbürlenen algoritmalar silsilesinden sıyrılabilir. Algımın referansı hangi skalada ise oraya hapsolmak zorundayım. Neyse ki bu noktada dahi, “tanrı hikayesini” seçmeyip hile yapmadığımı düşünüyorum. İspatlayamayacağım anlatılandan ziyade, “elimde yeterince veri yok” demek daha “ahlaki” benim için… Daha sürdürülebilir, daha canlı, daha insan… Her şeyden önce, acınası sensörel algılarımla daha gerçek…

Skala çok büyüdükçe veya çok küçüldükçe, yalnızlığımla beraber, insanlığın ihtiyaçlarından ziyade verilenle yetinmesi baki olacak sanırım. Çok çok kısıtlı, kendi acınası boyutlarımıza referansla “bir makro” algımız var. Benim ömrüm yetmeyecek. Bir fikir, bir virgül kalsın bu satırlarda… Kendi mastürbasyonlarımızla, dopamin/seratonin açlığımızla kendimizi, o mastürbasyon algoritmasını ilahi kılarak en az iki yüzyıl öncesine hapsettiğimizin farkında olalım isterim. Ego da böyle, dinler de… Hatta kısmen “bilim” de… Maalesef o da insana maruz…

Ben en azından “doğru” soruları sorarak öleceğim, umarım kısmen cevaplarını da bulurum. “Doğru” kavramının nasıl kültürlerimizle, çocukluğumuzla, davranışa etki eden, keşfedebildiğimiz, edemediğimiz her girdiyle şekillendiğini düşününce, sanki biraz fazla değer atfediyoruz gibi insanlığa. Hadi buradan başlayalım, hakkediyor muyuz? Ya da sadece evriliyor muyuz? Bizi biz yapan parametrelerin, hiç birisine hükmedememizin, bırakın hükmetmeyi, en ufak bir girdimizin olmadığının farkında mıyız? Hadi insan güzellemeleri gelsin… Nedir insan?

Sıkılıyorum, ama frontal korteks nispeten “zor” ama “doğru” olan şeyi yapmaya devam ediyor ve bu yazı meydana geliyor. Bitsin. Bu mudur insan? Bu kadar naif mi? Düşünedurayım…

La historia del amor

Para bloquear las expectativas desde la primera línea, no hay historia del amor. A medida que evoluciona en el tiempo…

Entendemos el amor como algo universal en nuestra semántica. ¿Cuándo empezamos a hablar de amor? ¿Aún cubre su significado? ¿Evolucionamos?

Mi español sigue siendo malo. Lo sé. No hace daño. ¡Gracias a Deniz! ¿Evolucionamos? Esa es la pregunta…

¿Qué dice nuestra cultura? Qué queremos? ¿Está realmente relacionado?

¿Realmente queremos vivir nuestras vidas? ¿O tenemos que adaptar nuestras vidas a la cultura en la que vivimos?

¿Cómo se forma la cultura en primer lugar?

Referencias… Referencias… Preguntas… Preguntas…

Eso es todo lo que tenemos del pasado para construir un futuro.

Pero cuantos años tenemos? Más preguntas…

¿Pueden esos años completar la brecha y darnos motivación para hacerlo mejor? Otra vez, más preguntas…

¿O siempre estamos obligados a llegar tarde?

Quizás tengamos que juzgar el sistema. Pero conozco a la única jueza aquí, mi profesora de español Alicia. Gracias a lo que sea que ella exista.

Gracias a todos por dedicar su tiempo a esta patética práctica de español.

Con el tiempo voy a mejorar en español. (en modo relajado Deniz, lo prometo) Gracias por estar conmigo. ¡Salud!

Nota: Me encanta la canción. (https://youtu.be/8Ve_0YHu5SM?si=GR0N81tzzFJHZ1Fe)


Oy Vermediklerinize Vergi Vermek

Almak, vermek, oy almak, oy vermek, vergi almak, vergi vermek…

Demokrasi bir neo-faşizm aracı olmuş olabilir mi?

Şöyle bir senaryo ele alalım. Evime temizlik için bir insan evladı geliyor. Çok yoruluyor. Nefes nefese iş yapıyor. Parasını alıyor ve gidiyor. O gittikten sonra bir bakıyorsunuz, söz verdiği işlerin yarısı yapılmamış. Küvet, tuvalet temizlenmemiş, fırın, buzdolabı çekilmemiş, pamukçuklar uçuşuyor temizlik sonrası… Göstermelik bir yer/toz temizliği var ama… Neye üzüleyim bu durumda? O insana iş verdiğimize mi?, Söz verilenin uygulanmamasına mı? O insanın zamanının rölatif olarak benim zamanımdan daha “kıymetsiz” olmasına ve ona iş verebilmeme mi? Yoksa sözünde durmayan insanlara mı?

Bir araba tamircisi, bir marangoz, bir sigorta acentesi için de durum farklı değil. Uzman olmadığım bir iş için bir hizmet alıyorum, güvenmek istiyorum. Verdiğim paranın, ki bu benim için ve hakkıyla kazanan herkes için ömre tekabul ediyor, karşılığını almak istiyorum. O hizmeti verenin ise hakkını almasını istiyorum.

Devlet ve belediye kavramlarında ise durum değişik. Ben seçiyorum ya da seçilen bana dayatılıyor, aldığım hizmete karşın verdiklerim gayet tartışılır, üstüne üstlük neyi neden ödediğimiz belli değil. İtiraz hakkı demokrasilerde(!) mümkün. İtiraz edip de güce karşı koyamayan yargının varlığı tartışılır.

Eğitimi çürütülmüş, karın tokluğuna tamah eden bir toplumla, herkesin insanlık nazarında minimum refah sağlamaya çalışan toplumları arasındaki demokrasi nasıl aynı değilse, bir bireyin vergisini sorgulayamaması, güç öbeklerinin yargı üzerindeki etkisi, savaş çıkarıldıktan sonra, mülteciler konusunda her demokrasinin sınavı oldu sanırım. En “çağdaş”, en “modern” demokrasiler kendi iki yüzlülükleri ile sınandılar ki bir bir faşist liderler seçmeleri tesadüf olmasa gerek.

Kapitalizmin sıçtığı noktada “demokrasi” ile faşizmi diplomatik olarak uygulama ikiyüzlülüğü baki. Belki de buna proxy-faşism filan demek lazım bilemiyorum.

Vergiler vergiler… Almadan verme alturizmi… Hep sana hep sana… Çünkü kanun, çünkü demokrasi… Ne kadar yetkinler? Dünya çapında ne kadar yetkinler? FED vs. diğer kuşçular cemiyetlerine bakın… Çoğu avukat… “Ekonomi” is the new post truth…

Tesadüf değil. Herkes günü geçirirken, insanlar ömürlerini tükenirken, yaşamlar 23 cent, para basanlar yönetimde olduğu sürece… Yarın 22 cent olacak… 22 cent ondan sonraki gün çok az “değerde” olacak. Çünkü demokratik faşizmde yaşıyoruz. Üstelik bu eni konu her ülke için geçerli olacak, para bastıkları sürece… İnsana insan olarak bakamadıkları sürece… Ekonomi kavramının gezenin sürdürebilirliği olduğunu anlayamadıkları sürece… Onları seçtiğimiz, onlara vergi verdiğimiz sürece…

Nerede biz insanı 23 cent yaptık? Neden devam ediyoruz? İnsan hayatı bir para birimi midir? Neden para birimi yapılmaya çalışılıyor ve kısmen “başarılı” oluyor? Oy vermediklerimize vergi vermek zorunda olmayı bırak insanlıkla, kapitalizmin kendisiyle ne kadarı bağdaşabilir bu olgu?

Amerika her üç ayda 1 trilyon dolar borcuna borç katarken ve bu borcu ihraç ederken, covid dönemi ağır taktılar onu ayrı tutalım, hadi individualizmden, demokrasiden bir model gösterin. Lütfen…

Sanırım demokrasiler kendi iki yüzlülükleri ile, ihmal ettikleri insanlıkla, demokrasilerde neo-faşizmle yüzleşmek zorundalar. Bu faşizm 3. dünya savaşı mı çıkartır, yoksa üstün dünya ırkı mı bulur bilemem. Yeteri kadar tecrübemiz var. Var mı? Öğrendik mi hatalarımızdan? Yoksa zamanın faşizmine maruz kalanlarından yeni faşistler yaratmak mı oldu “başarımız”?

Benim ömrüm tükeniyor. Sizin de… Irklarımız da, inançlarımız da, itiklerimiz de farklı olacak. Orası kesin. Bunu hepimizin ve çocuklarımızın konforu/sürdürebilirliği için kullanmak varken, bu farklılığı yüceltmek, sorgulamak varken, birbirimizle iletişim kurmak varken, yarattığımız “politik” unsurlarda boğulmak ve birbirimize tam istenildiği düşman olmak elimizde.

Bu kadar “esir” olduysak sisteme, hadi yapalım… Dibin dibini de görelim. Belki, iyi ihtimalle, beş kuşak sonrasına “gerizekalılar” olarak tarihe geçeriz. Belki modern fanatikler olarak… Kim bilir… Sıçtığımız boka tapan, insan potansiyelini yok sayan, gücü kendi arasında yarattığı, sınırlarında boğulduğu, bu esnada gezegenin içine ettiği sanal güç nesnelerine tapan fanatikler olarak…

Ömrümün yetmeyeceği, insan için, gezegen için o kadar çok istediğim şey var ki… O kadar çok insan tanıyorum/biliyorum ki benden daha iyisini isteyebilecek yeterlilikte. Dünya çapında oy verdiklerimiz de vergi verdiklerimiz de o insanlar değil. Görünen o ki onlar kapitalizm hamurunda demokrasiyi kullanarak neo-faşizm peşindeler. Yaptıkları geri dönüşü olmayan borçlardan gari, sözünde durma, dürüst olma gibi bir çok kültürde yer almış güvenilirlik kavramını ismi değişen rüşvetlerle çözen sistemlere evriliyorlar. Gerçekle yüzleşmediğimiz sürece de doğa popomuzdan öpebilir/öpüyor. Kibar tabirle…

Mücadelenin insana karşı değil de sorun çözmeye odaklı olabileceği günlere, vergiye değil de ortak kaynaklarımıza odaklı günlere, karşıtlara değil de, kültürel zenginliklerimize, gezegenimize, çevremize, insana, hep birlikte sürdürülebilir bir itiğe mecbur olduğumuzu anlayabileceğimiz anlara, günlere, hayatlara, kültüre, bunun sisteme evrildiği bir yaşama…

Olmak istediğimiz yerdeyiz… Seçtiklerimizle, vergisini verdiklerimizle… Sevgiler…

(Görsel The Guardian’da Avustralya İşçi Partisi’nin geçmiş seçimlerde ölüm vergisi söylentilerinin sosyal medyada çarpıtıldığı yönünde eski bir makalesinden)

Careless Whisper

Büyümenin atrofi ile çeliştiği noktada yaşlanıyoruz. De hadi hatırınız için yaş alıyoruz. Satıcı kim bilemiyoruz.

Hilal Hocam’ı hatırlıyorum. Aşkım. “Bu kırmızı ruju sizin için sürüyorum” derdi bize ingilizce anlatırken. Telaffuzu öğrenmemiz için. Metin Hocam teknenin kıçının insanın kıçından farklı olduğunu “ıç ıç değil, teknenin kıçı kızım” diye anlatırdı subay kızlarına. Birgün kutlamalarımızın bir mastürbasyon olduğunu işleyen kompozisyon yazdığımda “Levent büyümüş” diye rezil etmişti beni sınıfa. Aklında 80’ler vardı muhtemelen. Büyümek belki de verileni sorgulamaktı.

Suçlu olmaya yetiştirildik sanırım. Suçlu hissetmeye… Kavramlar benden hızlı büyüyormuş. Referans aramadaki mantıksızlık, öğrendikçe, “ucube” olarak kondu önüme hep… hep hep… İnanç güzel şey!

Ama…

Beni “ama”ya getiren unsurları bir araya getirmek zor. Şurası sabit, keçi lazımsa “günah”a gerek yok, parıl parıl parıldıyorduk. Keçilik baki… İncinip incitip, e hadi yaşlar aldık.

İnanamadım, inanamıyorum, inanmayacağım. “Nasıl olur da” başlayan sorular silsilesi… Biz yaş alalım, sizin için zaman durmuyor. Satıcı kim bilemiyoruz.

El yazması olmadığı için, arkadaşımın babasının avukat bürosunda “dos word processorda” “print out” aldığım dönem ödevim aforoz edilirken, el yapımı demir-üç-klorürle (o zaman o vardı :)) bakır plakete ilmek ilmek işlediğim su seviye ölçme cihazım “sen mi yaptın? doğru söyle…” sorularına maruz kaldı. “Orta” okullardan yaşlar aldık.

Lisans öğrencisi olduğum için bilim adamı yetiştirme kurumu projemin sadece bir adet kalıbını karşıladı. Benim için “kayalar döküm” tanrı seviyesindeydi o zamanlarda. Ne hevesliydi o insanlar benim hevesimle. Moonlight fırınlara gazoz şişesinden uyarı sistemi yaptığım için hem sevdi hem “tokatladı” beni sevgili hocam. Onlarca deney, onlarca sabahlama… Bir ara üniversitenin bir araştırma projesinde bir firmayla bile çalışma fırsatı buldum hocam sayesinde. Ne tatlı insanlardı. O yaşta oturup ciddi ciddi tartışırdık ürünleri üzerine, benim projem olmasa da. Malzeme araştırma merkezindekilere de aşıktım. Orada cihazları opere eden insanlar çok keyifliydi. O kadar süre uğraşmışsın tir tir modundasın… Çok keyif alırlardı benden. O yoğunluklarına rağmen hep hep gülümserlerdi. Ben “şuraya da bakalım” dedikçe, benden daha hevesli ayarlarlardı taramalı elektron mikroskobunu. “Lisans”tan yaşlar aldık.

Mezun olmak icap etti. Yaratıcı, araştırmacı undergraduate is over. Graduate bir merakla, diatomlar vs. derken, başvurduğum su ürünleri fakültesi profu bir kitap hediye etmekle ve onun üniversitesinin sirkülasyon pompalarını revize edersem bir proje başlatabileceğini ima etti. Başaramadım. Halbuki ne güzeldi diatomlar. Hem malzeme, hem genetik, hem biyoloji (tıp) için. Neredeyse %100 biyo-uyumlu hücre çeperleri vardı çünkü, o hücre çeperleri türe ve çevreye göre değişkenlik gösteriyordu çünkü. Sanırım hala güzel bir proje 🙂 Sadece yaşlar aldık.

Ben George Michael’ın “aksine” hep dans edeceğim. Belki geleneksel adımlarla, onaylanacak adımlarla değil de, pişmanlıkla değil de olanla, “başarısızlıkla”, “başarıyla”…

Boşa geçen zaman göreceliyken, çok çok güzeldi öğretenler. Güzel veya çirkin…

Yaş aldıkça birileri kulaklarımıza bir şey fısıldıyor, inanmak zor kısmı, ben hiç inanamadım. Ya da inandırıcı bir şeyle karşılaşmadım. Kendime bir inanç oluşturdum ama: “İnsan, çevre ve insan” diye. Kendi dinimde öleceğim sanırım.

“Careful” veya “careless” fısıltılar bizi biz yapıyor sadette. Pişmanlıklar içinse her yıl bir yıl daha gecikeceksiniz. Dünya gecikemeden ölenlerle dolu.

PS: Seether’in cover’ı efsane 😉

Ahlak

İyi, kötü normlarını bir sağlam referansa oturtmuşuz gibi, bir de “pek temelli” ahlak kavramlarımız var. Rölatif kavramları tavuklara yem edesim var. Çıkacak yumurtalar insanların boğulduğundan daha iyi normlara vesile olabilir, bok içerisinde doğacak olsalar da o yumurtalar. Yaşadığımız gündem kompostu nefesinizi kesmiyorsa zaten boğulduğumuzun ispatına bir örnek evren katacaktır tecrübeleriniz.

Kültürel öğretilerden ari, nasıl hayatta kaldığımızın farkında mıyız? Ya da kendimizi tanıdığımızı iddia ettiğimiz kadar tanıyor muyuz? Ya da “kaynak” terimini nasıl algılıyoruz?

Aynı genleri paylaştığımız bir Polenazya toplumu nasıl oluyor da bizim, “ayıp”, “fetiş”, “taciz”, “ahlaksız” minvalinde tanımlayabildiğimiz “cinsel organlarını saklama” eyleminin farkında değiller? Neden o kültürde oluşmadı bu unsur?

Bir çocuğa penis ve vajina kavramlarını “kaka”, “ayıp” olarak öğrettikten sonra dünyanın bir yerinde bir toplumda bireyler fetiş kavramının dahi farkında değillerse, biz hakikaten nerde “sıçtık”? Ki bok insan ve bir çok primatın yaşamının sürdürülebilmesi konusunda bu kadar “mübarek” bir şeyken, neden küfür addeddik boku?

Kendimizi, türümüzü tanımadan, yetiştirildiklerimizle, bize ekilen korkularla, ayıplarla, dayatılanlarla, kendi ilkel sürdürülebilirlik anlayışını günümüz teknolojisine deforme etmeye çalışanlarla bir sistem kurmaya kalkarsak, sistemin sistemi kuranın rantı olması kaçınılmazdır. Ranta ihtiyacımız var mı? İnsan ömrü perspektifinde talep ettiğimiz kaynaklar o kadar ulaşılmaz mı? 7 milyar için, 8 milyar için…

İçine var olduğumuz teknolojide silah demesek, sınır demesek, millet demesek, ırk demesek, ve/veya herhangi bir dayatılmış sömürü aygıtı kullanmasak belki…Silahların gelişimi için harcadığımız kaynağı, gerek insan potansiyelini, gerek gezegeni, bu yönde kullansak kesin.

Herkesin temel ihtiyaçlarına kavuştuğu, fetusten itibaren abuse edilmediği bir 26 yıl geçiren bir toplum olmayı başarsak belki bir sonraki konuyu konuşabilecek durumda olacağız. Yine bunu talep edemiyoruz, çünkü önümüze sunulan paketlerde millet/vatan/ırk/vs. ayrıştırıcı unsurlar var, hep hep bir sanal tehdide muhtaç… Arada bir kaç on bin/yüz/milyon ölecek ki, bazen de bir, ibret-i alem olacak. Şu anda o ibret kavramı ile kaynaklarımızı, ki kaynaklarımızın en mühimi insan potansiyelini karşılaştırmak istemiyorum.

İnsanlık kaynaklarını, başta insanı, kısa vade normlara emanet ettikçe insan ömrü sadece bir para birimi olmaktan ibaret kalacaktır. Öğrenmedik, öğretmedik… Elitlik cinsel organlarımızın sıvazlanma potansiyelinden ibaret oldu. Biz buna para dedik, diyoruz. Kendimizi bilmeden… Satın alınabilecekler hapishanesine kendi imzamızla girdik, o hapishanede doğduk, o hapishanede büyüyoruz.

Hapishane ahlakı… İyi midir? Kötü müdür? Var mıdır? Diye düşünürken…

Sevgiler… Sanırım en çok buna ihtiyacımız var. O hapishane bir simulasyon, bir matrix… Kendimizi tanımamız gerekiyor kaçmak istiyorsak, çünkü hepimiz müebbet mahkumuz orada. Onu yapan jenerasyonlardan olsak da, ona doğsak da…

İnsan insan, gezegen gezegen… Norm norm…

Sevgiler…

Sevgiyi Ara(k)lamak

(Bu yazıda geçen ülkeler, kişiler, konjonktürler tamamen hayalden ibarettir ve gerçekle ilgisi yoktur. Hikayenin her nesnesi, zaman dilimleri tamamen kurgudur.)


Bugün X ülkeler topluluğu Y ülkesi için kredi notu vermiş. Y kredi notu üretime etki etmiş, X ülkeler topluluğundaki alfabetik karakterler panik yapmış: “Ay Y üretimi durduracak ne yapsak acaba? diye… Y sakince kredilere abanmış, borcuna borç katmış rölatif kredi notu kredi verilemeyecek hale gelene kadar. Y sakince kara para aklamış, enflasyonu artırmış, jeopolitik önermelerini ortaya koymuş vs. “Tamam demiş” X, “seni yok sayamıyorum, ama gözüm üzerinde ekonomisi uygulayacağız”. Bu sırada para basmaya devam etmiş X, senyoraj filan derken Y’ye uyguladığı kriterleri sorgular olmuş. Kendi enflasyonu sorgulanırken yatırımcılara hedef gösterme konusunda reklamlara başvurmuş… Reklam verenler ise X’lerin dövizini çöp yapmaya koyulmuş.

“Artık kırmızı başlıklı kız kurdu yer mi?” bire onbin vere dursun, güveneceğimiz “duraklara” hasret kaldık.

Ekonomik olarak stabilitenin bireylere yansıması… Bu stabilite bozulduğunda sözümona sistem içerisinde çözülmesi gereken sorunlar bir şekilde artıyor. Kiracı kirasını ödeyemediği için, ev sahibi kirasını alamadığı için, aç manav/pazar/fatura masrafını karşılayamadığı için.

1929’da işçi de vardı, işveren de, fabrika da vardı, makina da, sebze/meyve de vardı… Neden o buhran yaşandı? Balon hisse senetleri + enflasyon + panik satışlar + faiz değerleri + media… Bu unsurların üretilen marul miktarına etkisini ne zaman başardık? Marul varken, marul yok olabilir diye marulun fiyatını 100 katına çıkarıp eldeki marulları çürütmeyi nasıl icat ettik?

Bu kurgusal evrende, ülkeler para bastıkça enflasyon denilen adı konmamış vergilerini, sözde borçlarını ödememek üzerine toparlamaya devam edecek. İşin kötüsü enflasyon neye göre? Ne alacaksın, ona göre bade… Her “söz”, “güven”, “para birimi” erirken, yok olurken…

Arz taleple Woods’a kafa tutarak, Keynes’i zaten siktir ederek “BEN ve benim kurallarım” kafasıyla demokrasiyi icat ettik nihayet.

Taleplerimiz değişti.

Yazma itiklerimiz de.

Belli ki arzlar da değişmiş. Sevgilerimiz de…

Şu an bu evrende ne haykırılıyorsa zıttından ibaret gibi. Demokrasi faşizmin yanında, sosyalizm yok ve/veya liberalizmle el ele… Hayıflanlanılıyor bu ortamda, gençler politik değil diye. İnsan yokken politika tartışıladursun.

Gezegenin kaynaklarını sömürmek derken, yassı solucan gibi değil, en azından o bir şeyi bir şeye dönüştürüyor, insan kaynağını sömürmek de mevcut.

İnsan, gerçekten ekonomi kriteri midir? En yakın arkadaşımız/dostumuz yeterli “gelir” sağlamıyorsa ne kadar insandır?

Sevgilerimiz, “feasible” değilse ne kadar sevilebilirdir?

Devam edeceğim de içim bayıldı. Ay iyi ki böyle bir distopyada yaşamıyoruz.

“Şükür!”

Not: Ben de yazmadım.

Re-re-re Ra-ra-ra

Seviyoruz popülist argümanlarımızı… Kimi zaman bir spor takımı için, kimi zaman en faşist benliğimiz için…

Seviyoruz “başarının” yanında saf tutmayı, bir parçası sanıyoruz kendimizi o başarının, verilen kadar…

Bir topu en fazla üç kere sektirerek karşı tarafın sahasına düşürme başarısı, bir topu dikdörtgen bir sahada belirlenmiş kale denilen başka bir dörtgenin içinde bulundurma başarısı… Gurur duyuyoruz…

Dörtgenlerin içine top oturtma başarıdır, dursun. “Ölüm” diye haykıran bir tribüne neden kulak verip, sadece “tuttuğumuz” takım diye ölümle neden gurur duyarız? Nerede kaybettik biz bu terazinin şakülünü?

Küresel ısınma öldürecek deniyor, barcelona veya filenin sultanları rekor üstüne rekor kırıyor. Yaşasın! İşte bu! Ne oluyor, ekmek bulamayan, bulamamaya devam ettiği halde dünya bu ” sanal” unsurlarla kurtarılan bir dopamine bürünüyor.

Neyi kurguladık biz kendimiz için? Ülke için? Gezegen için? Şimdi nerede duruyoruz? Durduğumuz noktadaki her şeyi bir güzel hakkediyoruz.

Bir ideanın kaçıncı yılı olduğuna bakmadan, o ideanın kurguladıklarımızdan bağımsız sonuçları tartşılamıyorken, şakşakçı semboliklerin sonuçları ideanın kendisi olarak gösterilirken, cehalet sadece oy kullanarak “bak işte” diye meşrulaştırılırken…

Durduğumuz yere mecburen sıçıyoruz, bokumuzun üzerine bir bok daha yapacak “sanal” kavramları tribünden seçip hemen benimseyiveriyoruz. Bir daha sıçıyoruz, bokun lüleleri artıyor. Kulağımıza kadar gelen bok lülesinde “ülen bu boku yapanın” diye sıçana hayıflanırken, tam da bokumuzda boğulmak üzereyken o da ne: “Re-re-re Ra-ra-ra” bokta olimpik mega milli galaktik yüzme şampiyonluğu kazanmışız. E nefes olsun…