Evrenin varlığından bir haber çevreni anlamaya çalışırken,
Çevreni saran doğrularla öğrenirken,
Hayallerin şekillenirken,
Çocuksun be insan… Bir hamur… Bir potansiyel…
Bir hamur… Mayası ne? Kim yoğurdu? Ne kadar dinlendirdi?
Pişmeye hazır mı hamur?
Doğru yoğruldu mu o hamur?
İsteneni verdi mi üründe?
Bir kadın öldü bugün,
Bir baba öldü, bir anne, bir seven, bir hamur…
Doğrular uğruna…
Verilenler uğruna…
Kaçımız hamur ustasıyız?
Kaçımız insanı tanıyor, kültürlerden, verilenden bağımsız?
Kaçımız verilene rağmen insanım diyebiliyor?
Verilenlerden bağımsız…
Hamur olarak nerede hata yaptım?
Ya da hata kabiliyetine sahip miydim?
Öldüm kime ne…
Yaşayan ne? Maya mı?
Bir gün hamur yoğuruyorsun…
Her şeyi kurallara uygun yaptın… Olmadı…
Olamayan potansiyel için kimi suçlasak?
Olamayan mı yanlış? Potansiyel mi? Kimler mi? Hamur mu? Unu mu? Mayası mı? Buğdayı mı? Toprak mı? Yağış mı? Eken mi? Biçen mi?
Çevreni saran doğrular her şeyi dikte ederken,
Doğru olmayan hamuru, bile bile, göz göre göre çöpe atarken
Umrun çöpe atmak üzerine mi?
Potansiyel mi hamur? Beklenen mi?
Madem umrunda değildi hamur,
Madem umrumda değildi insan,
Niye miş gibi yapıp çöpe attın?
Niye kendini aynı verilen çöp kovasına koydun?
Toprak da saf, buğday da…
Değirmende öğütülenin kendi potansiyelinin olmadığını hüküm süreceksen,
Değirmen taşı da saf, onu yapan da…
Hamur hepsinin ürünü…
Kendimize bu kudreti veren,
Kendimizin soluk mavi bir noktanın ihmal edilebilir bir noktasından ibaret.
Halbuki o ihmal edilenin potansiyeli,
Hepimiz körüz… Optik anlamda değil, yontulmuş bir beyin körlüğü bu.
Çocuğuna dünyayı anlatırken,
Ne kadar hastalıklı olduğunu hatırla…
O hastalık gezegen nazarında değil…
Seni sen yapan, en sevmediğin, bayıldığın, taptığın, gezegende yaşadığın türdaşlarını kategorize etmene salık veren, yine türdaşlarınca tanımlanan, çerçevenin dışına çıktığında aforoz edilen tüm faktörler olabilir.
Saygıyı nerede kurduğumuzu deklare edemiyorum. Beklentiler hep hep öldürüyor.
Çevresel tüm faktörlerin mimarı olan insanlık, ne yaptığını bilmiyorsa, insanı suçlamak en kolayı sanırım.
Yarattığımız kavramlarla insanı görmek mi? Yoksa olduğu gibi kabul etmek, bununla ilgili iletişimleri yeniden icad etmek mi? Yeni bir dil mi lazım? Yeni bir semantik? Yeni bir kültür? Sistem? Neredeyiz ve neyiz?
(Bundan sonrası çevirebildiğimce Richard Dawkins’in sözleri)
Öleceğiz ve bu bizi şanslı kılıyor.
Çoğu insan ölmeyecek, çünkü hiç doğmayacaklar.
Şu an benim yerimde olabilecek potansiyel insanlar,
Hiçbir zaman gün yüzü göremeyecek insanlar,
Sahra çölündeki kum tanelerinden fazla sayıdalar.
Şurası kesin ki bu doğmamış hayaletler,
Keats’den daha iyi şairler,
Newton’dan daha iyi biliminsanları…
DNA’mızın mümkün kılabildiği küme,
Şaşırtıcı bir olasılıkla, şu an burada bu satırları okuyan sıradan bizlerin
Baskın bir şekilde varolan insanların kümesini aşıyor.
Bizler, her şeye rağmen doğmuş olma ayrıcalığına sahip azınlıklarız.
Bir önceki durumumuza, farkında dahi olmadığımız çoğunluğun tecrübe edemeyeceği bir duruma dönmek için hayıflanmak ne haddimize… (sonrası var, yetemedim çeviride, cümlesi yanlış olabilir, hep hep haddinize…)