Fermi’nin paradoksu bir yana dursun, o geyik muhabbetinde sorduğu soru: “Herkes nerede?” günümüzün acınası medeni gelişimini sorgular nitelikte… O soru her ne kadar potensiyel “uzaylılar” için, hesaplamalar sonucu sorulsa da, bunların keşfedilmesine gerek kalmadan, insan türü içerisinde, benzer bir arayış uzun süredir mevcut ve zaman geçtikçe bu arayış artıyor. Kelimelerle o kadar oynanıyor ki, ki diller buna musade ediyor, anlatmaktan ve anlamaktan çok kazanmak ve popülerlik üzerine “sosyal ilişkiler” kurduğunu zanneden bir toplum üzerine…
“Kadın yönetmen”, “kadın oyuncu”, “eşcinsel terzi”…
“Erkek yönetmen”, “erkek oyuncu, “erkek terzi”…
Cinsiyetler ve cinsel yönelimler insanların alın teri ile yaptığı işin önüne geçebilir nitelikte medeniyetlere kavuştuk nihayet! Bu aşamadan sonra dünya çapında farklı kutuplaşmalar arayıp, yüzyıllardır kültürlerin, dinlerin ve ırkçılığın yapamadığı ayrıştırmayı başarmak üzereyiz. Teknoloji ilerledikçe, insanlığın ve medeniyetin bu denli dejenere olduğu bir dünya toplumu, kurtuluş, bağımsızlık vs. günleri/bayramları yerine şu günü kutlamalı: “Ahmak Bayramı!”
Her geçen zaman biriminde kendi sonuna bir adım daha yaklaşan ve bunu engellemek için kayda değer hiç bir adım atmayan, onun yerine kendi kendimize yarattığımız siyaset, ırk, din, kültür gibi kavramlarla uğraşan bir tür olarak bu tarz bir gezegen bayramına ihtiyacımız var. Birleşmiş şirketler tarafından elzem bir şekilde gündem olması gerekir.
Emek kavramı giderek yok olan bir kavram… Bunun başlıca sebepleri karanlık fabrikalar, yapay zeka, vs. teknolojik gelişmeler. Öte yandan bu gelişmelere kafa tutacak insan yatırımı (kapitalist, demokrat vs. en ileri parasal sistemlerde) mevcut değil. Bunca teknolojik gelişime karşın aç halen aç, evsiz halen evsiz… Mars’ta koloni kurmak bir yana dursun… Bu tarz kavramların istatistiksel olarak artacağını öngörmek, dünyanın bir köşesinde %70 atık gıda varken ve diğer köşesinde açlıktan insanlar ölüyorken, gayet mümkün.
Biz, insanlar, çoğu zaman şu sorulara cevap aramadık: “Sorunumuz ne? Neden? Nasıl çözeriz?” Bunun yerine hanedan dizisi misali entrikalar daha çok hoşumuza gitti. Rakı sohbetlerinde “dünyayı kurtardık, hanım eve alır mı?” muhabbetleri, bilim dünyasında “yeni koloniler mi? Yeni süper über güdümlü nükleer/kimyasal/biyolojik savaş başlıkları mı?”, iş çevresinde “stres ve liderlik, kişisel gelişim”, sağlıkta “doğa ve harmoni, alternatif tıp” vs. satılmaya başladı. Satılıyor. Buradaki para birimi ise hayatımız.
Tüm bu koşullarda, bunca dezenformasyona rağmen, en ilerici ve radikal olarak nitelendirilen insanların bir çabası mevcut. Ancak onlar da halen daha “gerçek sorunlarımızı” konuşabilmek yerine, (çözüm bulmak değil, sadece konuşabilmek, dile getirebilmek) kendi reflekslerine kazınmış kültürel savlarla, savunmalarla ömür tüketiyor. Bernie Sanders ve Yanis Varoufakis geçenlerde dünya çapında yükselen millliyetçilik ve sağ görüşe karşı, dünya çapında “yapıcı” bir karşı duruş gösterilmesi hususunda bir çağrı yaptı (https://www.theguardian.com/commentisfree/ng-interactive/2018/sep/13/bernie-sanders-international-progressive-front). Bu çağrı karşılık bulsa dahi sorunun kök nedenine “inemediği” için, en iyi ihtimalle geçici çözümler sunacaktır. Öte yandan temel gereksinimlerimiz, insanlık olarak, sadece bilimsel olarak çözümü kolay, ancak “mücbir sebeplerle” asla uygulanamayacak gerçeklerdir. Bunun en basit ispatı, Jacque Fresco’nun “Yağmurlu havada kaygan yol levhası” örneğidir. En gelişmiş ve ileri gelen toplumlar, bu basit ve bilimsel olarak gayet önlenebilir, sadece asfalt yerine abrasif malzemelerden yol yaparak önüne geçilebilir ve belirli bir hız aralığında yağmurlu havada “kaymayacak” yol yapılabilir. Sorun yağmurlu havada kayan yolsa çözüm teknolojik anlamda mevcut. İnsansız araçları vs. gelişmeleri geçtim, biz bu teknolojide yağmurlu havada kaymayacak yok yapabilecek bilimsel gelişmişlikteyken, (uzay araştımaları fermi paradoksu demiyorum) yağmurlu havada kaymayacak yol yerine, yağmurlu havada kaygan yol levhası dikmekle, sorunu çözdüğünü sanan bir medeniyetiz. Sanders ve Varoufakis çabalaya dursun, dünyada aç varken, %70 gıda atığı olan ülke bulunduran bir gezegeniz. Dünyanın kara yüzolçümünün kabaca %15’ini kullanan buna rağmen, sınırlar, din vs. kültürel unsurları kullanarak, yaşadığımız gezegende sonsuz yapay kıtllıkarı yaratmayı başabilen bir türüz. Onca kaynak varken, bu kaynakları “Bretton Woods” misali diğer sanal kaynaklara bağlayarak, kendi “banane ben oynamıyorum” oyununu ve sebeplerini yaratmış, sonuç olarak kendi sistemine esir düşmüş, sadece kendisini değil gezegeni de “esir ettiğini sanan” bir türüz. Ve elbette bunun bir sonu var…
Bu yazıya “cinsiyetler üzerinden söylediklerim anlaşılmıyor, ya da ben aktaramıyorum” minvalinde bir konu hedeflemiştim. Girişi yapınca kök nedenlere doğru ilerledim. Davranışsal biyolojiyi düşündüğümde her olay, gerek nörokimyasal, gerek epigenetik gerekse evrimsel bileşenlerle açıklanabiliyor. Öte yandan bir pasifist insanın, aslında içten içe “Hitler benim elime geçse” diye başlayan şiddet dolu fanztezilerini dinleyebiliyoruz. Başka bir açıdan halen bu gezegende “insan ve çevre” veya ” insan ve doğa” konularında gayet birleşebilen insanlara tanık olabiliyoruz. Bu ortamda toplumda başarılı addedilen bir insana, (cinsiyeti ne olursa olsun) “KADIN YÖNETMEN” demek, “yönetmenliğini takmıyorum, emeğin bir kenara dursun, sen önce kadınsın! Vajinan var!” demekten farksız geliyor. Her ne kadar cinsiyetim ve eğitimim bu konu için yorum yapmaya uygun görülmese de, ben olsam emeğimin üzerine çıkan cinsiyeti lanetlerim! Ne demek kadın yönetmen? Onun adı yönetmen! “Kadın yönetmen” değil! Şu filmleri çekmiş, şurada başarıları olan, şu yönetmen! Siz hiç “erkek yönetmen” diye sunulan penisle dünyaya gelmiş birini duydunuz mu? İşte kültür, dünyanın neresinde olursanız olun, ekonominiz ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu gerçekle karşınıza çıkıyor.
Pozitif ayrımcılık denen şey, yalan olmak zorundadır günümüz toplumunda. Aksi takdirde buna gerek kalmazdı. Bir manüplasyon ihtiyacı var ki, lanetliyorum, karakterlerin önüne çok rahatlıkla geçebiliyor. Erkek egemen toplum eleştirileceğine “Kadın, bak başardı!” demek herkesin bir şekilde işine geliyor. Kadın ve erkek değil buradaki olgu: Cinsiyeti ve cinsel yönelimi ne olursa olsun, İNSAN’ın yaptıklarının cinsiyetten/cinsel yönelimden bağımsız olarak, iyi veya kötü, İNSAN olarak eleştirilebilmesidir.
Bu eleştiri kolay olmayacak elbet. Daha çok kez aforoz edilecek bu görüş, üstelik gezegene, doğa nezdinde katma değeri tartışılır tarafım diyen her kesimden bu tarz aforozları göreceğiz… Halen daha ümidimi yitirmedim. Benim ömrüm yetmeyecek olsa da, bir şeyleri kutlsallaştırmadan, insana insan diyerek başlayabiliriz medeniyet eğrisinin eğimini değiştirmeye… Öte yandan gittiğimiz yol, sadece kendi yolumuzun sonu olmaktan ibaret, ve doğanın umrunda değiliz. Cinsiyetimiz, cinsel yönelimlerimiz, ırkımız, dinimiz, mezhebiminiz, kültürümüz vs. ayrıştırıcı ne olursa olsun… Bir deprem, bir kasırga, bir hortum, bir yangın gelir, bu unsurlara bakmadan siler bizi gezegenden. Ve bu son etik denejerasyondan ötürü ilahi bir kuvvetle değil, gayet hesaplanabilir, ekolojik ve “medeni” dejenarasyondan dolayı olur. Bu kadar mı benciliz? Neye göre, neyin, ne kadar, etik olduğu sadece coğrafya ve etnik köken ile değişebilen kültürel normlara kalmış bir dünyada, lütfen, gezegensel moral unsurları gözden geçirmeden önce, “çocuğuma güzel bir dünya bırakmak istiyorum” demeden önce bir kez daha düşünün. Hele ki sınırlar sizin için “ev”se ve evdeki toprakların %15’i içine sıkıştırılmışsanız, bir kez daha düşünün.