Kategori arşivi: Denemeler

İnsan Diyebilmek

Fermi’nin paradoksu bir yana dursun, o geyik muhabbetinde sorduğu soru: “Herkes nerede?” günümüzün acınası medeni gelişimini sorgular nitelikte… O soru her ne kadar potensiyel “uzaylılar” için, hesaplamalar sonucu sorulsa da, bunların keşfedilmesine gerek kalmadan, insan türü içerisinde, benzer bir arayış uzun süredir mevcut ve zaman geçtikçe bu arayış artıyor. Kelimelerle o kadar oynanıyor ki, ki diller buna musade ediyor, anlatmaktan ve anlamaktan çok kazanmak ve popülerlik üzerine “sosyal ilişkiler” kurduğunu zanneden bir toplum üzerine…

“Kadın yönetmen”, “kadın oyuncu”, “eşcinsel terzi”…
“Erkek yönetmen”, “erkek oyuncu, “erkek terzi”…

Cinsiyetler ve cinsel yönelimler insanların alın teri ile yaptığı işin önüne geçebilir nitelikte medeniyetlere kavuştuk nihayet! Bu aşamadan sonra dünya çapında farklı kutuplaşmalar arayıp, yüzyıllardır kültürlerin, dinlerin ve ırkçılığın yapamadığı ayrıştırmayı başarmak üzereyiz. Teknoloji ilerledikçe, insanlığın ve medeniyetin bu denli dejenere olduğu bir dünya toplumu, kurtuluş, bağımsızlık vs. günleri/bayramları yerine şu günü kutlamalı: “Ahmak Bayramı!”

Her geçen zaman biriminde kendi sonuna bir adım daha yaklaşan ve bunu engellemek için kayda değer hiç bir adım atmayan, onun yerine kendi kendimize yarattığımız siyaset, ırk, din, kültür gibi kavramlarla uğraşan bir tür olarak bu tarz bir gezegen bayramına ihtiyacımız var. Birleşmiş şirketler tarafından elzem bir şekilde gündem olması gerekir.

Emek kavramı giderek yok olan bir kavram… Bunun başlıca sebepleri karanlık fabrikalar, yapay zeka, vs. teknolojik gelişmeler. Öte yandan bu gelişmelere kafa tutacak insan yatırımı (kapitalist, demokrat vs. en ileri parasal sistemlerde) mevcut değil. Bunca teknolojik gelişime karşın aç halen aç, evsiz halen evsiz…  Mars’ta koloni kurmak bir yana dursun… Bu tarz kavramların istatistiksel olarak artacağını öngörmek, dünyanın bir köşesinde %70 atık gıda varken ve diğer köşesinde açlıktan insanlar ölüyorken, gayet mümkün.

Biz, insanlar, çoğu zaman şu sorulara cevap aramadık: “Sorunumuz ne? Neden? Nasıl çözeriz?” Bunun yerine hanedan dizisi misali entrikalar daha çok hoşumuza gitti. Rakı sohbetlerinde “dünyayı kurtardık, hanım eve alır mı?” muhabbetleri, bilim dünyasında “yeni koloniler mi? Yeni süper über güdümlü nükleer/kimyasal/biyolojik savaş başlıkları mı?”, iş çevresinde “stres ve liderlik, kişisel gelişim”, sağlıkta “doğa ve harmoni, alternatif tıp” vs. satılmaya başladı. Satılıyor. Buradaki para birimi ise hayatımız.

Tüm bu koşullarda, bunca dezenformasyona rağmen, en ilerici ve radikal olarak nitelendirilen insanların bir çabası mevcut. Ancak onlar da halen daha “gerçek sorunlarımızı” konuşabilmek yerine, (çözüm bulmak değil, sadece konuşabilmek, dile getirebilmek) kendi reflekslerine  kazınmış kültürel savlarla, savunmalarla ömür tüketiyor. Bernie Sanders ve Yanis Varoufakis geçenlerde dünya çapında yükselen millliyetçilik ve sağ görüşe karşı, dünya çapında “yapıcı” bir karşı duruş gösterilmesi hususunda bir çağrı yaptı (https://www.theguardian.com/commentisfree/ng-interactive/2018/sep/13/bernie-sanders-international-progressive-front). Bu çağrı karşılık bulsa dahi sorunun kök nedenine “inemediği” için, en iyi ihtimalle geçici çözümler sunacaktır. Öte yandan temel gereksinimlerimiz, insanlık olarak, sadece bilimsel olarak çözümü kolay, ancak “mücbir sebeplerle” asla uygulanamayacak gerçeklerdir. Bunun en basit ispatı, Jacque Fresco’nun “Yağmurlu havada kaygan yol levhası” örneğidir. En gelişmiş ve ileri gelen toplumlar, bu basit ve bilimsel olarak gayet önlenebilir, sadece asfalt yerine abrasif malzemelerden yol yaparak önüne geçilebilir ve belirli bir hız aralığında yağmurlu havada “kaymayacak” yol yapılabilir. Sorun yağmurlu havada kayan yolsa çözüm teknolojik anlamda mevcut. İnsansız araçları vs. gelişmeleri geçtim, biz bu teknolojide yağmurlu havada kaymayacak yok yapabilecek bilimsel gelişmişlikteyken, (uzay araştımaları fermi paradoksu demiyorum) yağmurlu havada kaymayacak yol yerine, yağmurlu havada kaygan yol levhası dikmekle, sorunu çözdüğünü sanan bir medeniyetiz. Sanders ve Varoufakis çabalaya dursun, dünyada aç varken, %70 gıda atığı olan ülke bulunduran bir gezegeniz. Dünyanın kara yüzolçümünün kabaca %15’ini kullanan buna rağmen, sınırlar, din vs. kültürel unsurları kullanarak, yaşadığımız gezegende sonsuz yapay kıtllıkarı yaratmayı başabilen bir türüz. Onca kaynak varken, bu kaynakları “Bretton Woods” misali diğer sanal kaynaklara bağlayarak, kendi “banane ben oynamıyorum” oyununu ve sebeplerini yaratmış, sonuç olarak kendi sistemine esir düşmüş, sadece kendisini değil gezegeni de “esir ettiğini sanan” bir türüz. Ve elbette bunun bir sonu var…

Bu yazıya “cinsiyetler üzerinden söylediklerim anlaşılmıyor, ya da ben aktaramıyorum” minvalinde bir konu hedeflemiştim. Girişi yapınca kök nedenlere doğru ilerledim. Davranışsal biyolojiyi düşündüğümde her olay, gerek nörokimyasal, gerek epigenetik gerekse evrimsel bileşenlerle açıklanabiliyor. Öte yandan bir pasifist insanın, aslında içten içe “Hitler benim elime geçse” diye başlayan şiddet dolu fanztezilerini dinleyebiliyoruz. Başka bir açıdan halen bu gezegende “insan ve çevre” veya ” insan ve doğa” konularında gayet birleşebilen insanlara tanık olabiliyoruz. Bu ortamda toplumda başarılı addedilen bir insana, (cinsiyeti ne olursa olsun) “KADIN YÖNETMEN” demek, “yönetmenliğini takmıyorum, emeğin bir kenara dursun, sen önce kadınsın! Vajinan var!” demekten farksız geliyor. Her ne kadar cinsiyetim ve eğitimim bu konu için yorum yapmaya uygun görülmese de, ben olsam emeğimin üzerine çıkan cinsiyeti lanetlerim! Ne demek kadın yönetmen? Onun adı yönetmen! “Kadın yönetmen” değil! Şu filmleri çekmiş, şurada başarıları olan, şu yönetmen! Siz hiç “erkek yönetmen” diye sunulan penisle dünyaya gelmiş birini duydunuz mu? İşte kültür, dünyanın neresinde olursanız olun, ekonominiz ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu gerçekle karşınıza çıkıyor.

Pozitif ayrımcılık denen şey, yalan olmak zorundadır  günümüz toplumunda. Aksi takdirde buna gerek kalmazdı. Bir manüplasyon ihtiyacı var ki, lanetliyorum, karakterlerin önüne çok rahatlıkla geçebiliyor. Erkek egemen toplum eleştirileceğine “Kadın, bak başardı!” demek herkesin bir şekilde işine geliyor. Kadın ve erkek değil buradaki olgu: Cinsiyeti ve cinsel yönelimi ne olursa olsun, İNSAN’ın yaptıklarının cinsiyetten/cinsel yönelimden bağımsız olarak, iyi veya kötü, İNSAN olarak eleştirilebilmesidir.

Bu eleştiri kolay olmayacak elbet. Daha çok kez aforoz edilecek bu görüş, üstelik gezegene, doğa nezdinde katma değeri tartışılır tarafım diyen her kesimden bu tarz aforozları göreceğiz… Halen daha ümidimi yitirmedim. Benim ömrüm yetmeyecek olsa da, bir şeyleri kutlsallaştırmadan, insana insan diyerek başlayabiliriz medeniyet eğrisinin eğimini değiştirmeye… Öte yandan gittiğimiz yol, sadece kendi yolumuzun sonu olmaktan ibaret, ve doğanın umrunda değiliz. Cinsiyetimiz, cinsel yönelimlerimiz, ırkımız, dinimiz, mezhebiminiz, kültürümüz vs. ayrıştırıcı ne olursa olsun… Bir deprem, bir kasırga, bir hortum, bir yangın gelir, bu unsurlara bakmadan siler bizi gezegenden. Ve bu son etik denejerasyondan ötürü ilahi bir kuvvetle değil, gayet hesaplanabilir, ekolojik ve “medeni” dejenarasyondan dolayı olur. Bu kadar mı benciliz?  Neye göre, neyin, ne kadar, etik olduğu sadece coğrafya ve etnik köken ile değişebilen kültürel normlara kalmış bir dünyada, lütfen, gezegensel moral unsurları gözden geçirmeden önce, “çocuğuma güzel bir dünya bırakmak istiyorum” demeden önce bir kez daha düşünün. Hele ki sınırlar sizin için “ev”se ve evdeki toprakların %15’i içine sıkıştırılmışsanız, bir kez daha düşünün.

Distopyayı Uzakta Aramayın

Hayatımızın muazzam bir bölümünde farklı versiyonlarda distopya ve feda edebiyatının tezahürlerine maruz kaldık. Bu gerek Terminator, Matrix, Armaggedon vs. bilimkurgu temalarıyla gerekse lokal kültürümüze yedirilmiş ve anlaşılamamış tarih projeksiyonlarıyla karşımıza çıktı. Her seferinde ya biri gönüllü ya da gönülsüz feda edilip insanlığı veya tema konusu ülkeyi/halkı kurtarıyor ya da bir şekilde insanlığın sonu geliyordu. Yatıştırıcı ve tatmin edici bir şekilde, bazı versiyonlarda kendini feda eden karakter mesnevi bir şekilde “ben artık hepinizim” cümlesini ‘sıradan’ bizlere fütüristik bir formatta zerk ediyor ve biz izleyiciler bir anda nirvanaya varıp varlık felsefesinin derinliklerini vahiy düşercesine anlayıveriyoruz; badem ve tüy misali… Cem Yılmaz’ın “uzay eriği” gibi, yerseniz…

Gazeteci olarak saydığım büyüklerim, geçmişten bu yana, lokal politik konularda bu feda edebiyatından ve sanal distopyanın varlığından, üstü kapalı olarak da olsa, zaman zaman bahsederlerdi. Politik olduğu için pek ilgilenmezdim. Ne de olsa biz 80’lerde “aman çocuğum politik şeylere bulaşma” öğütüyle büyütülen, buna isyan olarak içeriden süper sistem karşıtı olarak ‘yanlış’ları görebilen ve alternatifleri araştıran, dışarıdan ise yarı-apolitik olarak görünmeyi öğrenen bireyler olarak büyüdük. Bir noktadan sonra ise verilenle yetinmeyip, araştırmayı öğrendik ve bir çoğumuz, ben dahil, soluksuz bir depresyona girdik. Şu an size bunları anlatan ise o üstü kapalı yarı-apolitik depresyondan başkası değil. Sınırlarımızı koyalım ‘papaz’ vs. herhangi bir figürün malzemesi olmayalım. Özellikle feda konusunda, daha beş yaşlarında anlatılan hikayelerin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Keza aile ve çevresel koşulların göreceli olarak ‘yetersiz’ olduğu bir ortamda yetişseydim şu an bu yazı yerine gayet ayrımcı, güce tapan söylemlerle karşılaşmanız olasıydı. Mesela ailem bana politikadan uzaklaştırıcı söylemler yerine, Özal misali “benim oğlum işini bilir” deseydi ve çevre de bunu destekler nitelikte olsaydı, kim bilir belki şu an bir milletvekilinin günlüklerini okuyor olurdunuz.

Hep ‘olamayacak bir dünya’ için, pasifist Pollyanna gürühları olarak dünyanın dört bir tarafına dağıldık. Bizler, dünyanın ve toplumların çözümlerini üretecek nesil, bu pasifist öğreti içerisinde kendi hayatlarını kurtarmanın en medeni yollarını seçtik. Bu seçimler, biz beyinlerin fırsatını bulunca, yine göreceli olarak, ‘daha medeni’ ülkelere kaçmamıza vesile oldu elbette; öte yandan sınırlar ötesi bir gerçekle yüzyüzeydik. Oralarda da apolitik bilim adamı tavrımızı sürdürerek topluma gayet asimile olduk ve bir çoğumuz hayatlarımızı kurtardık. Hepimiz çok çok ‘başarılı’ bir nesiliz. Hepimiz iyi ‘eğitildik’. Doktor olduk, mühendis olduk, bilim adamı olduk… Bu süreçte tek bir noksan vardı: Hiç bir yerde kabul edilen bir kimliğimiz yoktu. Hiç olmadı, olamazdı… Aslında hepimiz ayrı ayrı birer dünya vatandaşı olabilecek vizyondayken, hep sınırlara, milliyetlere maruz kaldık. Bu bağlamda kimimiz silah yaptı, kimimiz savaşlarda yaralananları iyileştirdi. Kimimiz yarattığımız hastalıklara çare bulurken, kimimiz de ampute gazilere beynin manyetik dalgaları ile çalışan reaktif uzuvlar yaptı. İnsanlığa, bir şekilde, hizmet ettik ve öldük. Emin olun bir ölünün ya anlatacağı çok şeyi vardır, ya da gerçekten anlatacağı bir şeyi kalmamıştır. Yaşayan bir ölü olmak böyle keskin bir tereddütte yaşadığının farkında olmaktan ibarettir.

Çevremiz öyle güzel şekillendirilmiş ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, karşınıza farklı telaffuzları olan aynı anlamlı kelimelerle insanların çevrenize usulca çit ördüğüne şahit olabilirsiniz. Bu çitlerin malzemesi kanun, ahlak, norm, din vs. kavramlardan oluşuyor. Buradan anlıyoruz ki ‘düzen’ denilen kavram, aslında doğal değil de birileri istediği için var olan bir kavram. İsmini siz koyun. Aksi takdirde siz bu çitleri aşıp, “bakın, herkes için yararlı, evet istisnasız dünyadaki herkes için, bir şey buldum” diye haykırdığınızda kafanıza yine bu malzemelerden yapılmış sopa ile vurmazlardı. Gelin görün ki vurdular, vuracaklar… Eh, ebeveyn olsam bu durumda çocuğuma ‘apolitik ol, herkesle iyi geçin, akıllı ol, doğru zamanda doğru yerde ol’ gibi öğütler verirdim. Bu da ölülüğün diğer bir ispatı…

Sanatların, modanın (bknz. mod), iletişimin ve bilmin benzer nitelikte olduklarını görmek zor değil. En basitinden bu unsurların kendi içerisindeki çelişkilere bakmak ve bu çelişkileri görmek yeterli… Dünyada savaşı ebediyen durdurmak için çabalayan sanatlar mevcutken, eş zamanlı olarak barışı iki savaş arası verilen ara olarak yorumlayan sanatları da görmek mümkün. Nitekim moda insanların konforunu ve hayat kalitesini artırabilen bir unsur olabilirken, tamamen öğretilmiş yapay beğeniler için insanların günlerce köle olarak çalışıp karşılığında ceplerine konan takas nesnesini, insanlardan sadece ve sadece toplumda kabul göreceği vaadiyle fütürsuzca çalan moda unsurları görmek de mümkün. İletişim bir aydınlanma ve aydınlatma aracı olarak kullanılabiliyorken, bir yandan da cehaleti dezenformasyon virüsü ile sürekli kullanan bir iletişimin varlığından bahsedebiliyoruz. Bilim silah ve diğer insanlığa katma değeri olmayan teknolojilerle firmalara büyük cirolar sağlarken, aynı anda dünyanın başka bir noktasında küresel bir problemimizin çözümünü getirebiliyor. Bir edebiyatçı terminatör vs. distopyaları yaratırken, kimse optimist bir gelecek yaratmıyor. Evet bu noktada işler değişti. Aslında diğer unsurlarda oranlara baktığımızda sonuç yakın olacaktır. Beklenen bir sonuç olarak, geleceği optimist bir evrim olarak gören edebiyat ve sanat unsuru eserlere rastlamak, distopya ve sair pesimist unsurların niceliğine göre yok denilebilecek kadar az.

Müzikoloji bölümünde öğrenim gören bir arkadaşım “arabesk”in tarihini ve sosyolojik kökenlerini araştırıyordu. Sayesinde çok şey öğrendim. Bu vesile ile teşekkür edeyim kendisine. Distopik eserleri incelediğimde ise benzer bir yan bulduğumu söyleyebilirim. Ha robotlar(!) sonumuzu getirmiş, ha biz nükleer savaşla kendi sonumuzu getirmişiz, ha uzaylılar erik tabancalarıyla türümüzü tüketmişler, ha partnerimiz bizi terketmiş ve “batsın bu dünya, bitsin bu rüya”… Keza ‘Independence Day’ filminde Hollywood bunu ince ince işledi. O filmde kendi derdi uzaylıların dünyadaki tüm insanları kıtır kıtır kesmesinden daha önemli olan karakterler mevcuttu.

Halen bir çok insanın yanıldığı ve temel global sorunlarımıza kök neden olarak gösterdiği noktalardan biri de ‘insan doğası’ kavramı. Nitekim böyle bir kavram yok. Olmayan bir kök nedenle de sorunlar çözülemiyor elbet. Jacque Fresco’nun seminerlerinden birinde anlattığı gibi: Amerika’da yeni doğan bir bebeği Nazi Almanya’sında yaşayan bir aileye verin ve o bebeğin nasıl bir nazi olacağını gözlemleyin. Aynı şekilde o bebeği Amazonlardaki kafatası avcılarının bulunduğu bir kabileye verin ve bir kafatası avcısı nasıl yetişir görün. Davranışlarımızın büyük oranda epigenetik ve çevresel unsurlarla şekillendiğini yakın zamanda öğrendiğimiz bu çağda artık ‘insan doğası’ gibi kavramlar giderek mizah konusu hale geliyor. Buna rağmen çözümsüzlük şahsi ve duygusal menfaatlere yaradığı için ‘insan doğası’ varlığını dezenformasyonla sürdürebiliyor. Explorer uydularının 1958’de dünyanın yörüngesine fırlatıldıktan 59 sene sonra dünyanın düz olduğu vb. dezenformasyon unsurlarını utanmadan gündem yapanlar aynı menfaat sahipleri olabilir.

Çevremiz (doğa ve insan) muhtelif hikayelerle göz göre göre bir distopya haline getirilirken, bilimsel çözümlerin radikal ütopya olarak etiketlendiği bir gezegenin içinde yaşıyoruz. Global sorunlarımızın teknolojik çözümleri artık mevcut. Gezegenin bir kısmında yiyecek atığı %70’lere varabiliyorken, bir kısmında açlıktan ölen insanlar olabiliyor. Dünyada yeteri kadar yiyecek mi yok? Ya da, herkes için yetecek çeşitlilikte ve bollukta yiyecek üretebilecek teknolojilerden ve kaynaklardan yoksun muyuz? En kötü olasılıkla dünyada açlığı sonlandıracak para mevcut değil mi? Hem teknolojimiz var, hem kaynağımız var, hem de bu sorunu ebediyen çözmek için dünyada spesifik bir ülkenin ordu bütçesinin 1/900 (dokuz yüzde biri) ünün yetebileceği para mevcut. Buna rağmen dünyada açlık devam ediyor. Bu tıpkı “yağmurlu havada kaygan yol” levhasının mantığında… Yağmurlu havada kaymayacak abresif malzemelerden yol yapmayıp, oraya o levhayı dikmek kadar pratik ve geçersiz çözümlerimiz. Birleşmiş şirketler, pardon milletler topluluğu da bunun yaşayan diğer bir örneği… Dünyada hiç bir kurum ve devlet insanlığın sorunlarına kalıcı bir çözüm bulmak konusunda yetkin değil. Öte yandan temsili demokrasilerde (yerseniz) sizi bu tarz görüşlerle temsil edecek unsur bulmak da malesef burokrasinin doğası kadar güzel. Sorunlarımız bilimsel olduğu kadar, biz çözümler için bilimsel yetkinliği tartışılır politikacıları atıyoruz. İlginçtir ki, bu görevi üstlenen aziz insanlardan duyguğumuz kelimelerin arasında sıklıkla “özgürlük” yer alıyor. Halbuki gerçekten özgür bir ülkede insanlar özgürlükten bahseder mi? “Günaydın Deniz, nasılsın? Bugün hava daha bir özgür, sen de farkettin değil mi?”

Gelelim planlı eskitmeye… Bir filament lambanın hikayesini duymuşsunuzdur. Şu an kendisi 116 yıldır (1901’den beri) yanıyor. İnsanlar da her yıl bu lambanın doğum gününü kutluyorlar, öte yandan da lamba kartelleri tarafından ince mühendislik ve bilim adamı motifleriyle ömrü saat cinsinden deklare edilen lambalarını çatır çatır satıyorlar. Sadece lamba olsa güzel, naylon çoraplardan tutun da, bilgisayarlara, yazıcılara, cep telefonlarından sanayilerde kullanılan binlerce üretim makinasına her şey, bir mühendislik ve bilim harikası olarak artık ömürlü. Bu yapay ömür kavramı aynı zamanda dünyamızın bir çöplüğe dönmesinde ve gerçek kaynaklarımızın, sadece kar için, fütursuzca tüketilmesinde, tabiri uygunsa, yağmalanmasında en büyük etken. Tabi ki de dünyayı bir bütün olarak göremememizin ve bölgesel kaygılarımızın da etkisi var, çünkü o kaygılar gerçek sorunların gündeme gelmemesi için bulunmaz bir ilaç niteliğinde…

Soluksuz depresyonun muhtasaran izahı… (çakma da olsa bir osmanlıca lazım, gönüller kırılmasın…) Yarın işe gidip modern kölelikteki rölümü yerine getirecek, karnımı doyurup, ihtiyaçlarımı karşılayabildiğim için mutlu olacak, efendi apolitik bir ölü olarak yaşamımı sürdüreceğim. Yaratıcı, sanatçı arkadaşlarım distopik eserler yapacaklarmış. Malzeme çok, uzakta aramaya gerek yok! Has öz yaratıcı arkadaşlardan naçizane şunu bekliyorum ve sokak jargonu ile bitiyorum: “Ohooo herkes distopya yapar, sıkıyosa herkesin ilgisini çekebilecek, ‘acaba’ dedirtebilen ve kalıcı çözümlere yönelik eserler yapınız…”

Not: Bu yazıda bahsi geçen gezegen, kurumlar, canlı türleri ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve “gerçek”le ilgisi yoktur.

Yumurta

Bildiğiniz yaşayamıyoruz. Aklı fikri yerinde(!) olan canlılarız anlatıldığı üzere. Buna rağmen yunuslar ve sair canlılar arasında ikinci dünya harbine şahit olmadık hiç. Hiç bir hayvan kolonisinin başka bir hayvan kolonisinin üzerine atom bombası atıp türünden iki yüz bin canlının bir anda katledildiğine de…

Park yeri için, toprak vs. için öldürür olduk. Sadece insanların insanlara yaptıkları bunlar… Canlılar için tam bir kabusuz hali hazırda.Türleri yok olanlar parelel everenlerde eminim bizi sevgiyle(!) anıyordur.

“Hayvan” öğretildiği üzere insandan insana söylenildiğinde küfür gibi gelirdi. Sinirlenirdim küçükken bana öyle denildiğinde. Ezbere “kültürel” öğretilerden… Şimdi şimdi garipsiyorum bu refleksleştirilen öğretiyi. İnsanlığın geldiği yerde insandan, insanlıktan utanır oldum.

Yaşayamıyoruz! Yaşatamıyoruz da. Dünya bünyesinde arızalı bir kanser kolonisi gibiyiz. Bilinçsizce ürüyoruz, tahrip ediyoruz, yıpratıyoruz, korkutuyoruz, öldürüyoruz…

Problemler çözülebilir, çözmüyoruz.

Sürdürülebilir yapabiliriz her şeyi, yapmıyoruz.

Yaşayabiliriz, yaşamıyoruz. Yaşatabiliriz, yaşatmıyoruz.

Neden soruları bile artık çok bayat…

Samimiyetle soruyorum: Kaç yıl ömrünüz kaldı?

Boşverseniz ya, sizden sonrakiler düşünsün. Nasılsa yumurta dayanacağı yeri bilir.

Bu Deniz Tutuyor İnsanları

Bir dünya…
Ve insan…

Bir gülümsersin, dünya değişir. Başka bir zaman gülümsersin, dünyanın kendi varlığından bile haberi olmaz. Gülümsersin, birinin dünyası değişir.

Menfaat denizinde olasılık hesapları yapıyor insanlar. Dünyayı gören yok henüz. Kimi zaman biri görse de ‘halüsinasyondur/rüyadır’ diyor ve geçiyor. Ne de olsa çevresindeki herkes ona ‘kara diye bir şey yok, deli saçması bu’ demiş. ‘Ama gerçekten gördüm, bakın işte orada’ dediğinde de ‘al işte bu da delirdi’ denilip sindirilmiş.

Duyguları ölüyor insanların, hisleri, en doğal şeyleri…. Herkesin kendi bir şeyleri… ‘Allah rahmet eylesin’ diyorlar ve bir kürek daha çekiyorlar, nereye gidiyorlarsa? Duygularımız ölüyor… Aşklarımız… Aşık olmak ile zavallı olmak arasında ince bir çizgi varmış. Aşkımız ölüyor o çizginin ne tarafında olduğumuzun farkına vardığımız anda. Peki kim umursar zavallı olmayı? Aşık olduğun insan ve senin dışında herkes.  Umursadığın an aşk ölür değil mi? Öldürmelerine izin veririz. Kurallara uyar akıllı uslu dedirtiriz kendimize ve aşk ölür.

Doğallıktan uzaklaştığımız her adımda bir şeyler ölür aslında. Bir yerlerde… Bir şekilde… Bazen duygular, bazen insanlar, bazen bitkiler… Hep hep bir şeyler ölür. Denizdekiler her kürekte, her adımda katlederler bir şeyleri. Acıya alışmakla övünür olur insan. Izdırap gurur olur. Öyle bir girilir ki o denizin içine; boğulmaya ramak kala yaşanır, boğulmaya ramak kala ölünür. Aslında doğal ama unutulmuş her şey gibi…

Nerede bu insanların aslı?  Her gün ilerlediğini söyler insan. Her gün biraz daha boğulmaya yaklaşır. Can havliyle küreklere sarılır sadece ne şekilde olursa olsun yaşamak uğruna. Çevresine bakamaz olur, kör olur. Böyle ölür insan.

Buz gibi biranın, sevgilinin göğsündeki sıcaklığının, evin terasından gün batımının, yeni bir şey bulmanın, gözlerin içine bakarak gülümseyebilmenin, hissedebilmenin hazzı kayıptır hep. Hep bahsederler, hep hep yoktur, azdır, anlatılır, gözler yaşararak ya da dalga geçilerek dinlenir. Her dalgada bir karın ağrısı var, bir mide bulantısı. Deniz tutuyor bu insanları.

Sen yine de gülümse. Hiç bir şey olmadı mı? Ben değişirim. Biz değişiriz. Bizler değişir. Yeter ki sen kaybolma denizlerde. Ya da bırak kürekleri benler çeksin. Bir gün karayı göreceğini umut ederek yaşa, unutacağına öyle yaşa. Hatta hayal et sadece, resimlerini yap tüm karaların. Yarat be güzelim. Yarattıkça güzelsin. Yarattıkça sensin sen.

Çevrendeki insanların hayallerine gülümse, yaşat onları, senin olsunlar. Hayalleri sahiplerinden çok daha değerli. Hayaller var eder her şeyi. Hayali varsa vardır her şey. Hayaller de ölür hep bu denizde. Hep hep, gülümse hayallere. Korkma hiç bilinmezliklerden. Bilinmezlikler hayal edilememiştir henüz.

Bu deniz gerçek değil, sadece inanmak istemiyor insanlar. Yaşamak ve boğulmamaya çalışmamak arasındaki fark gibi dünya ve insan. Acayip. Yaşamak isteyen ama yaşayamayanlarla/boğulmamaya çalışanlarla dolu bu deniz.

‘Kara göründü! ve ben aşık mı zavallı mı olduğumu hiç bir zaman bilemedim.’
Ya sen?

Önüm Arkam Sağım Solum Doğru Yanlış: Sobe!

“Doğru” ne demek?

Buyrun bakalım Hz. TDK’ya:
1. sıfat Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı
2. Gerçek, yalan olmayan
3. Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun
4. isim Gerçek, hakikat
5. isim, matematik İki nokta arasındaki en kısa çizgi
6. zarf Yanlışsız, eksiksiz bir biçimde
7. zarf Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca
8. zarf Yakın, yakınlarında
9. edat Karşı yönünce
10. Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu

“Doğru”nun ne çok anlamı varmış meğer de ben bilmiyormuşum.
1. Hadi matematiksel olarak düşünsek her doğrunun iki yönü vardır. Yönleri değişmeyen olsa bir ihtimal. Birşeylerin karşıtıymış işte fazla kurcalama!
2. Hadi bakalım… Gerçek ne peki? Yalan olmayan. Yalan ne? Gerçek olmayan. Yine birşeylerin karşıtı…
3. Akla uygun. Hangi akla? Mantığa uygun? Hangisine? Aristo? Gerçeğe uygun? Pardon az önce gerçek/yalan demiştik. Kural? Hangi kural? Komikleşiyor.
4. Off yine gerçek. Dayamıcam bakıcam şu “Gerçek” neymiş:

  • 1. isim Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat
  • 2. Gerçeklik
  • 3. Doğruluk
  • 4. sıfat Yalan olmayan
  • 5. sıfat Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, özbeöz, hakiki, reel
  • 6. sıfat Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
  • 7. sıfat Temel, başlıca, asıl
  • 8. sıfat Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
  • 9. sıfat Yapay olmayan
  • 10. sıfat, felsefe Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan

Gerçek doğruya, doğru gerçeğe paslıyor topu… İlginç bir benzerlik var bir tanesi dışında: “Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan”. Bu durumda doğrunun doğa ile bir ilgisi olmalı… Hmm… Neyse “Doğruya” devam edelim:
5. O sanki doğru parçasının tanımıydı. Neyse canım… TDK diyorsa… Bir allah bir TDK…
6. Yanlış olmayan, tam olan filan. Yine bir şey olmayan bir şey bu doğru. Yaklaşıyoruz galiba.
7. Burnunun dikine…
8. Bişeye doğru. -e doğru. Anladım.
9. Yine -e doğru…
10. Evet hangi yasa? Hangi yöntem? Hangi ahlak? Dürüstlük? Namus?

Tamam anladım heralde? Birşeyler olmayan, yasal, ahlaki, iki noktayla bir ilgisi olan, gerçek de denen, mantığa akla uygun, burnunun dikine ve asla yanlış olmayan bir şey galiba bu “doğru”.

Peki “yanlış” nedir? Yine TDK:

1. isim Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu, yanılgı, hata
2. sıfat Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymayan, aykırı olan, hatalı
3. zarf Hatalı bir biçimde
4. sıfat, felsefe Biçimsel düşünme yasalarına uymayan, düşünülen şeyle uyuşmayan

Kestirip atmışlar sanki yanlışı, üvey evlat gibi kalmış gerçekle doğru yanında. Doğrunun ve gerçeğin tersi işte. Ben de ne salağım. “Düşünme yasası” da varmış üstelik. Bir yaşıma daha girdim.

Güldüm, gülüyorum.

Aykırı olan: Dünya’da tarihe geçmiş ne kadar insan varsa hepsi aykırı değil mi?

Düşünseniz ya düşünce yasası Madde 1: Düşünce Yasasını düşünmeyeceksin!

Doğrular, yanlışlar ve bu ikisi arasında yapılan seçimler. Hayat… Sonra merhum/e u/yi nasıl bilirdiniz?

Hiç düşündünüz mü hayatımızda mutlak doğru ya da yanlış diyebileceğimiz şeyler var mı? Var diyorsanız neye göre düşündünüz mü? Yoksa Düşünce yasasına aykırıydı da üstüne gitmediniz mi?

“Gerçek yalnızca bir ilüzyondur, ama bitmek bilmeyen bir ilüzyon.” demiş sevgili Albert Einstein. Belki hatalı çevirmişimdir orjinalini de yazayım kimsenin bir tarafı şişmesin:
“Reality is merely an illusion, albeit a very persistent one.”

Bu noktada aklıma tek bir soru geliyor: Ne kadar düşünüyoruz? Hatta düşünüyor muyuz?

Doğru yapacağım, doğruyu seçeceğim derken, biraz da olsa hayatsal kavramlardan uzaklaştığımızda, o doğrunun ne kadar doğru, yanlışın ise ne kadar yanlış olduğunu irdeliyor muyuz? Herşeyi geçtim, herhangi bir kavrama “bu doğru” derken toplumun tüm öğretilerinden/bilgilerinden sıyrılıp, o kavramın nasıl oluştuğunu hiç irdeliyor muyuz?

Örnekleyelim güzelleşelim:
Bir hırsız sevdiğiniz bir eşyanızı çaldı. Bu doğru mu yanlış mı?
Hemen cevaplar gelir: Yanlış! Yanlış! Harhara! vs. Hatta abartılıp: “Bak iki tanesini meydanda sallandırcan bunların, bak bir daha çalıyorlar mı…” yorumları gelir…

Evet madur açısındam “yanlış” bir olay olsa gerek. Ne de olsa sevdiği bir nesne ortadan kayboluyor ve üzülüyor. Peki hırsız niye çalıyor? İş bulamamış ve aç kalmış olabilir mi? Çocuğunu okutmak vs. gibi bir neden olabilir mi? Olabilir. Bu durumda hırsızın yaptığı yanlış mı? Biz olsak onun yerinde farklı bir şey yapar mıydık? Yapardık belki. Hali hazırda çocuğu üniversiteyi bitirince teslim olmuş hırsızlar olduğuna göre o da bu sözüm ona “yanlış”ın farkındaymış. Yine de yapmış. Bu durumda seçeneksiz kalmak yanlış bir şey midir?

8. sıfat Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan

TDK nın topu diktiği yer burası. Ne kadar doğruyuz/yanlışızdan önce, NE KADAR DOĞALIZ? Toplumun öğrettiği kavramlardan sıyrılıp ne kadar doğanın kendisini referans alıp kararlar verebiliyoruz? Eğer bunu yapamıyorsak sobelendik demektir. Doğa tarafından, hani şu bir parçası olduğumuz, sözümona cankuşumuz doğa…

Bir şeye karar verirken göz önünde bulundurduğumuz referanslarımız “doğal” değilse, bırakın yanlışı/doğruyu hepsi aynı kapıya çıkacak nasıl olsa. Biz kendimizi doğanın bir parçası olarak tanımlamayıp, beynimizi kullanmadığımız sürece, kim kime dum duma, batsın bu dünya, bitsin bu rüya… Geldik gene Einstein a hem de Orhan Baba’yla. Buyurun burdan yakın… 🙂

Cinsiyet-ler Cinsellik-ler

Küçüklüğümüzden beri farkında olmadan bize öğretilen, benim toplumsal öğretiler dediğim, kavramlar var. Bu kavramların bir çoğu aslında biyolojik/doğal olarak insanda bulunmayan, sonradan yaratılmış ve yapay kavramlar. Çoğu da her ne hikmetse “etik” olgular, sahiplenme ve beğeniler/takdir edilme üzerine…

Örnek verelim netleştirelim: Hiç düşündünüz mü 90-60-90 ölçüleri neden “güzel”dir?  Veya neden elbiseler giyeriz? Tamam soğukken anlarım da yazın niye giyiniriz güneşin ızdırabında? Bir de üstüne klimaları çalıştırırız… Neden para vardır? Dünyanın tüm kaynakları verimli ve sürdürülebilir bir şekilde kullanıldığında 70 milyar insana (şu anki dünya nüfusunun yaklaşık 10 misli) 4000 yıl yetebilecekken? Neden bir çok şey aslında “çok saçma” iken varlığını sürdürüyor? Belli ki insanın temel ihtiyaçlarından/ gereksinimlerinden çok uzak yapay yapay kavramlar geliştirmişiz.

Mükemmel vücutlar

Cinsiyetler de peyderpey yapaylaştırılmış olgular. Evet biyolojik olarak farklılıklar var ki temelde doğal olan tek farklılıklardır. Herkesin bildiği herkeste var olan farklılıklar… Bu farklılıkların yanı sıra beynimiz de bu konuda o kadar farklılaştırılmış ki; toplum ne derse sorgulamadan onaylayıp, topluma karşı gelindiğinde “ayıp” der hale gelmişiz. “Oranı buranı açma ayıp, o erkekle evlenme yakışıklı değil hem parası da yok işi de, evlenmeden olmaz, beraber yaşa da millet de sana “orospu” desin, o çocuğu nasıl büyüteceksiniz evlenmeden?, gay?, aldatmak?, tek eşlilik, çok eşlilik, açık ilişkiler?”, ve daha nice ayıplar…

Neredeyse ayıp etmemek için yaşıyoruz. Peki nereden gelmiş bütün bunlar aslında doğamızda yokken? Nasıl olmuş da yaratmışız bunca yapay olguyu? Cevaplar uzun ve temelinde menfaat olgusu, itaatkar toplum düzeni ve bir insana hayatı boyunca uğraşacağı kurallar silsilesi vermek var. (Bu konulara sonraki yazılarımda detaylı değinmeye çalışacağım.)

Femen

Bir düşünün İstanbul’da yolda biri çıplak gezse ne olur? Ne olur gördük: femen üyelerinin ayasofya önündeki gösterilerinden sonra… Halbuki dünyanın öbür tarafına baktığımızda güney pasifik okyanusundaki polenezya adalarında insanlar çıplak yaşıyorlar. Ne gazeteciler geliyor, ne polis alıp götürüyor… İnsanlar orada 7/24 çıplak ve insanlar orada birbirlerinin poposu veya diğer fetişleri yerine birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor. Temel fark onların cinsiyetlere ve cinselliğe bakış açısından kaynaklanıyor. Onlar bizler gibi cinselliğin/çıplaklığın vs. “ayıp” olduğu bir toplumda yetişmemişler. Cinsellik bir kıtlık kavramı değil onlar için. Onlar çıplak insanların, kadın veya erkek, fotoğraflarına ya da videolarına ilgi göstermiyorlar. Onlar sevişirken tüm vücutlarını okşuyor ve seviyorlar. Onlar cinsel zaferleriyle övünmüyor veya cinsel davranışlarını vurgulamıyorlar. Onlar yaşları geldiğinde seks ile tanışıyor ve bunu herhangi bir suçluluk duymadan, kimseye hesap vermeden veya bir fetişe sahip olmadan doğal olarak yapıyorlar. Sözüm ona “modern medeniyet”te  yapay cinsel kıtlıktan ve yapay ahlaki kavramlardan dolayı bozukluklar ortaya çıkıyor. Daha sonra da bu bozukluklar için yeni yeni “bozukluk giderme bozuklukları” yaratılıyor. Bakınız: genel evler, porno, vs. Merhaba! Bürokrasi gelişiyor: gelişen bürokrasinin ihtiyaçlarını karşılamak için…

Open Relationship

Gelelim eşliliğe… Tek mi çift mi çok mu? Nedir ölçüsü neye göredir? Eğer insan düşünebilen bir varlıksa, ve de doğal/içten sevebiliyorsa… Kim nasıl koyar bunun ölçüsünü? Yani ne hadle koyar? Cinsellik o kadar yapaylaştırılmış ve kıtlık konumuna getirilmiş ki sözüm ona “modern” medeniyette buna “tek eşlilik” deniyor. Bunun erkeği, kadını, gayi, transeksüeli, biseksüeli vs yok! Biriyle beraberken de illaki başka biri sevilir gizli gizli. Sevmek beyin gerektirdiği sürece bu yadsınır/gizlenir, ya da sana yaftayı takarlar bilinirse. Böylece aman dersin ben tek bir insanı seviyor gibi gözükeyim. Buradaki temel unsur bir insanı paylaşamamak ve hatta bir insanı sahiplenmektir. Özgürlük diye bağırıp sonra özel yaşantısında partnerini kölesi olarak görenlere duyurulur. Ey sahipler: Sevmek ayıp değildir, cinsellik ayıp değildir. Yeter ki içten/doğal olsun. İnsanları sahiplenmek olacak iş değil, bir insana “benim” demek… Toplumsal öğretiler o kadar kazınmış ki beynimize hemen hemen her sevgi sözcüğünde iyelik var: “Sevgilim (benim sevgilim), canım (benim canım), aşkım (benim aşkım), hayatım (benim hayatım: komikleşiyor), birtanem (benim bir tanem: Neden bir? Neden başka kimseyi sevmeme üzerinde bir ant içiliyor gereksiz yere?). Doğal olamıyoruz, kemikleşmişiz resmen. O kadar yapay o kadar plastikleşmiş ki beynimiz bu öğretilerle, sorgulamıyoruz bile. Hep bir tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz toplum tarafından. Hep bir gereksiz asalet kovalamacası… Hep hep yapay… Ne olur içimizden geldiği gibi sevebilsek/paylaşabilsek istediğimiz her şeyimizi istediğimiz insanla? Aslında ne kadar “özgür” olduğumuzu hiç düşünüyor muyuz?

Evet hepsi absürt geliyor kulağa, toplumsal öğretiler sağ olsun… Ama neyin nasıl olması gerektiği konusunda en doğru kararın, bu toplumsal öğretilerden ve cinsiyetinizden sıyrılıp sadece bir insan olarak olayları sorguladığınızda farkına varacaksanız. Ve eminim sevdiğiniz birilerini kırmamak ya da incitmemek adına aynı öğretilerle devam edeceksiniz bile bile, çünkü onlar sizi hiç bir zaman özgür bırakmayacaklar, çünkü onlar toplumsal öğretilerden dolayı belki de bunları bir ömür boyunca düşünmeyecekler bile. Aman onlara bahsetmeyin: “Ayıp!”