Architect - Matrix Reloaded

Distopyayı Uzakta Aramayın

Hayatımızın muazzam bir bölümünde farklı versiyonlarda distopya ve feda edebiyatının tezahürlerine maruz kaldık. Bu gerek Terminator, Matrix, Armaggedon vs. bilimkurgu temalarıyla gerekse lokal kültürümüze yedirilmiş ve anlaşılamamış tarih projeksiyonlarıyla karşımıza çıktı. Her seferinde ya biri gönüllü ya da gönülsüz feda edilip insanlığı veya tema konusu ülkeyi/halkı kurtarıyor ya da bir şekilde insanlığın sonu geliyordu. Yatıştırıcı ve tatmin edici bir şekilde, bazı versiyonlarda kendini feda eden karakter mesnevi bir şekilde “ben artık hepinizim” cümlesini ‘sıradan’ bizlere fütüristik bir formatta zerk ediyor ve biz izleyiciler bir anda nirvanaya varıp varlık felsefesinin derinliklerini vahiy düşercesine anlayıveriyoruz; badem ve tüy misali… Cem Yılmaz’ın “uzay eriği” gibi, yerseniz…

Gazeteci olarak saydığım büyüklerim, geçmişten bu yana, lokal politik konularda bu feda edebiyatından ve sanal distopyanın varlığından, üstü kapalı olarak da olsa, zaman zaman bahsederlerdi. Politik olduğu için pek ilgilenmezdim. Ne de olsa biz 80’lerde “aman çocuğum politik şeylere bulaşma” öğütüyle büyütülen, buna isyan olarak içeriden süper sistem karşıtı olarak ‘yanlış’ları görebilen ve alternatifleri araştıran, dışarıdan ise yarı-apolitik olarak görünmeyi öğrenen bireyler olarak büyüdük. Bir noktadan sonra ise verilenle yetinmeyip, araştırmayı öğrendik ve bir çoğumuz, ben dahil, soluksuz bir depresyona girdik. Şu an size bunları anlatan ise o üstü kapalı yarı-apolitik depresyondan başkası değil. Sınırlarımızı koyalım ‘papaz’ vs. herhangi bir figürün malzemesi olmayalım. Özellikle feda konusunda, daha beş yaşlarında anlatılan hikayelerin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Keza aile ve çevresel koşulların göreceli olarak ‘yetersiz’ olduğu bir ortamda yetişseydim şu an bu yazı yerine gayet ayrımcı, güce tapan söylemlerle karşılaşmanız olasıydı. Mesela ailem bana politikadan uzaklaştırıcı söylemler yerine, Özal misali “benim oğlum işini bilir” deseydi ve çevre de bunu destekler nitelikte olsaydı, kim bilir belki şu an bir milletvekilinin günlüklerini okuyor olurdunuz.

Hep ‘olamayacak bir dünya’ için, pasifist Pollyanna gürühları olarak dünyanın dört bir tarafına dağıldık. Bizler, dünyanın ve toplumların çözümlerini üretecek nesil, bu pasifist öğreti içerisinde kendi hayatlarını kurtarmanın en medeni yollarını seçtik. Bu seçimler, biz beyinlerin fırsatını bulunca, yine göreceli olarak, ‘daha medeni’ ülkelere kaçmamıza vesile oldu elbette; öte yandan sınırlar ötesi bir gerçekle yüzyüzeydik. Oralarda da apolitik bilim adamı tavrımızı sürdürerek topluma gayet asimile olduk ve bir çoğumuz hayatlarımızı kurtardık. Hepimiz çok çok ‘başarılı’ bir nesiliz. Hepimiz iyi ‘eğitildik’. Doktor olduk, mühendis olduk, bilim adamı olduk… Bu süreçte tek bir noksan vardı: Hiç bir yerde kabul edilen bir kimliğimiz yoktu. Hiç olmadı, olamazdı… Aslında hepimiz ayrı ayrı birer dünya vatandaşı olabilecek vizyondayken, hep sınırlara, milliyetlere maruz kaldık. Bu bağlamda kimimiz silah yaptı, kimimiz savaşlarda yaralananları iyileştirdi. Kimimiz yarattığımız hastalıklara çare bulurken, kimimiz de ampute gazilere beynin manyetik dalgaları ile çalışan reaktif uzuvlar yaptı. İnsanlığa, bir şekilde, hizmet ettik ve öldük. Emin olun bir ölünün ya anlatacağı çok şeyi vardır, ya da gerçekten anlatacağı bir şeyi kalmamıştır. Yaşayan bir ölü olmak böyle keskin bir tereddütte yaşadığının farkında olmaktan ibarettir.

Çevremiz öyle güzel şekillendirilmiş ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, karşınıza farklı telaffuzları olan aynı anlamlı kelimelerle insanların çevrenize usulca çit ördüğüne şahit olabilirsiniz. Bu çitlerin malzemesi kanun, ahlak, norm, din vs. kavramlardan oluşuyor. Buradan anlıyoruz ki ‘düzen’ denilen kavram, aslında doğal değil de birileri istediği için var olan bir kavram. İsmini siz koyun. Aksi takdirde siz bu çitleri aşıp, “bakın, herkes için yararlı, evet istisnasız dünyadaki herkes için, bir şey buldum” diye haykırdığınızda kafanıza yine bu malzemelerden yapılmış sopa ile vurmazlardı. Gelin görün ki vurdular, vuracaklar… Eh, ebeveyn olsam bu durumda çocuğuma ‘apolitik ol, herkesle iyi geçin, akıllı ol, doğru zamanda doğru yerde ol’ gibi öğütler verirdim. Bu da ölülüğün diğer bir ispatı…

Sanatların, modanın (bknz. mod), iletişimin ve bilmin benzer nitelikte olduklarını görmek zor değil. En basitinden bu unsurların kendi içerisindeki çelişkilere bakmak ve bu çelişkileri görmek yeterli… Dünyada savaşı ebediyen durdurmak için çabalayan sanatlar mevcutken, eş zamanlı olarak barışı iki savaş arası verilen ara olarak yorumlayan sanatları da görmek mümkün. Nitekim moda insanların konforunu ve hayat kalitesini artırabilen bir unsur olabilirken, tamamen öğretilmiş yapay beğeniler için insanların günlerce köle olarak çalışıp karşılığında ceplerine konan takas nesnesini, insanlardan sadece ve sadece toplumda kabul göreceği vaadiyle fütürsuzca çalan moda unsurları görmek de mümkün. İletişim bir aydınlanma ve aydınlatma aracı olarak kullanılabiliyorken, bir yandan da cehaleti dezenformasyon virüsü ile sürekli kullanan bir iletişimin varlığından bahsedebiliyoruz. Bilim silah ve diğer insanlığa katma değeri olmayan teknolojilerle firmalara büyük cirolar sağlarken, aynı anda dünyanın başka bir noktasında küresel bir problemimizin çözümünü getirebiliyor. Bir edebiyatçı terminatör vs. distopyaları yaratırken, kimse optimist bir gelecek yaratmıyor. Evet bu noktada işler değişti. Aslında diğer unsurlarda oranlara baktığımızda sonuç yakın olacaktır. Beklenen bir sonuç olarak, geleceği optimist bir evrim olarak gören edebiyat ve sanat unsuru eserlere rastlamak, distopya ve sair pesimist unsurların niceliğine göre yok denilebilecek kadar az.

Müzikoloji bölümünde öğrenim gören bir arkadaşım “arabesk”in tarihini ve sosyolojik kökenlerini araştırıyordu. Sayesinde çok şey öğrendim. Bu vesile ile teşekkür edeyim kendisine. Distopik eserleri incelediğimde ise benzer bir yan bulduğumu söyleyebilirim. Ha robotlar(!) sonumuzu getirmiş, ha biz nükleer savaşla kendi sonumuzu getirmişiz, ha uzaylılar erik tabancalarıyla türümüzü tüketmişler, ha partnerimiz bizi terketmiş ve “batsın bu dünya, bitsin bu rüya”… Keza ‘Independence Day’ filminde Hollywood bunu ince ince işledi. O filmde kendi derdi uzaylıların dünyadaki tüm insanları kıtır kıtır kesmesinden daha önemli olan karakterler mevcuttu.

Halen bir çok insanın yanıldığı ve temel global sorunlarımıza kök neden olarak gösterdiği noktalardan biri de ‘insan doğası’ kavramı. Nitekim böyle bir kavram yok. Olmayan bir kök nedenle de sorunlar çözülemiyor elbet. Jacque Fresco’nun seminerlerinden birinde anlattığı gibi: Amerika’da yeni doğan bir bebeği Nazi Almanya’sında yaşayan bir aileye verin ve o bebeğin nasıl bir nazi olacağını gözlemleyin. Aynı şekilde o bebeği Amazonlardaki kafatası avcılarının bulunduğu bir kabileye verin ve bir kafatası avcısı nasıl yetişir görün. Davranışlarımızın büyük oranda epigenetik ve çevresel unsurlarla şekillendiğini yakın zamanda öğrendiğimiz bu çağda artık ‘insan doğası’ gibi kavramlar giderek mizah konusu hale geliyor. Buna rağmen çözümsüzlük şahsi ve duygusal menfaatlere yaradığı için ‘insan doğası’ varlığını dezenformasyonla sürdürebiliyor. Explorer uydularının 1958’de dünyanın yörüngesine fırlatıldıktan 59 sene sonra dünyanın düz olduğu vb. dezenformasyon unsurlarını utanmadan gündem yapanlar aynı menfaat sahipleri olabilir.

Çevremiz (doğa ve insan) muhtelif hikayelerle göz göre göre bir distopya haline getirilirken, bilimsel çözümlerin radikal ütopya olarak etiketlendiği bir gezegenin içinde yaşıyoruz. Global sorunlarımızın teknolojik çözümleri artık mevcut. Gezegenin bir kısmında yiyecek atığı %70’lere varabiliyorken, bir kısmında açlıktan ölen insanlar olabiliyor. Dünyada yeteri kadar yiyecek mi yok? Ya da, herkes için yetecek çeşitlilikte ve bollukta yiyecek üretebilecek teknolojilerden ve kaynaklardan yoksun muyuz? En kötü olasılıkla dünyada açlığı sonlandıracak para mevcut değil mi? Hem teknolojimiz var, hem kaynağımız var, hem de bu sorunu ebediyen çözmek için dünyada spesifik bir ülkenin ordu bütçesinin 1/900 (dokuz yüzde biri) ünün yetebileceği para mevcut. Buna rağmen dünyada açlık devam ediyor. Bu tıpkı “yağmurlu havada kaygan yol” levhasının mantığında… Yağmurlu havada kaymayacak abresif malzemelerden yol yapmayıp, oraya o levhayı dikmek kadar pratik ve geçersiz çözümlerimiz. Birleşmiş şirketler, pardon milletler topluluğu da bunun yaşayan diğer bir örneği… Dünyada hiç bir kurum ve devlet insanlığın sorunlarına kalıcı bir çözüm bulmak konusunda yetkin değil. Öte yandan temsili demokrasilerde (yerseniz) sizi bu tarz görüşlerle temsil edecek unsur bulmak da malesef burokrasinin doğası kadar güzel. Sorunlarımız bilimsel olduğu kadar, biz çözümler için bilimsel yetkinliği tartışılır politikacıları atıyoruz. İlginçtir ki, bu görevi üstlenen aziz insanlardan duyguğumuz kelimelerin arasında sıklıkla “özgürlük” yer alıyor. Halbuki gerçekten özgür bir ülkede insanlar özgürlükten bahseder mi? “Günaydın Deniz, nasılsın? Bugün hava daha bir özgür, sen de farkettin değil mi?”

Gelelim planlı eskitmeye… Bir filament lambanın hikayesini duymuşsunuzdur. Şu an kendisi 116 yıldır (1901’den beri) yanıyor. İnsanlar da her yıl bu lambanın doğum gününü kutluyorlar, öte yandan da lamba kartelleri tarafından ince mühendislik ve bilim adamı motifleriyle ömrü saat cinsinden deklare edilen lambalarını çatır çatır satıyorlar. Sadece lamba olsa güzel, naylon çoraplardan tutun da, bilgisayarlara, yazıcılara, cep telefonlarından sanayilerde kullanılan binlerce üretim makinasına her şey, bir mühendislik ve bilim harikası olarak artık ömürlü. Bu yapay ömür kavramı aynı zamanda dünyamızın bir çöplüğe dönmesinde ve gerçek kaynaklarımızın, sadece kar için, fütursuzca tüketilmesinde, tabiri uygunsa, yağmalanmasında en büyük etken. Tabi ki de dünyayı bir bütün olarak göremememizin ve bölgesel kaygılarımızın da etkisi var, çünkü o kaygılar gerçek sorunların gündeme gelmemesi için bulunmaz bir ilaç niteliğinde…

Soluksuz depresyonun muhtasaran izahı… (çakma da olsa bir osmanlıca lazım, gönüller kırılmasın…) Yarın işe gidip modern kölelikteki rölümü yerine getirecek, karnımı doyurup, ihtiyaçlarımı karşılayabildiğim için mutlu olacak, efendi apolitik bir ölü olarak yaşamımı sürdüreceğim. Yaratıcı, sanatçı arkadaşlarım distopik eserler yapacaklarmış. Malzeme çok, uzakta aramaya gerek yok! Has öz yaratıcı arkadaşlardan naçizane şunu bekliyorum ve sokak jargonu ile bitiyorum: “Ohooo herkes distopya yapar, sıkıyosa herkesin ilgisini çekebilecek, ‘acaba’ dedirtebilen ve kalıcı çözümlere yönelik eserler yapınız…”

Not: Bu yazıda bahsi geçen gezegen, kurumlar, canlı türleri ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve “gerçek”le ilgisi yoktur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir