Edilgen Yarış

Az önce bir film izledim. Film extremeleri göstermiyordu aslında, ben “başarıyı” extereme addettiğim için, yani topluma “full gerizekalısınız” “diyebildiğim” için, “güzel” bir filmdi.

Referanslarımla var olduğum bir toplumda, verilen çerçevelerle, verilen datayla, kendimle, kendi sanalımı, hoşuma gitmese de sever oldum galiba. Artık huzur içinde bokumda boğulabilirim sanırım. Bu bütün hayatımı tanımlıyor mu? Bilmiyorum. Kendi hayat kavramımın farkında mıyım? Bilmiyorum. Çok mu “zekiyim”? Bilmiyorum. Ve hep hep referanslarla yetiştim. Bugün çok çok sevdiğim bir insanla laflarken, onun “bazen insanlar nasıl yemek yemeği başarıyor, merak ediyorum” soru kılıflı hayıflanışıma maruz kaldım. Ortak şikayetimiz, insanın verilenle yetinmesiydi. Veren de insan olunca, insanın gücüne gidiyor tabi. “Bu yaştan sonra” psikopat olamayacağıma göre, olası bir sosyapatlığın yolunda ilerliyorum diye düşündüm. Her ne kadar “insanlık” kavramıyla “empati” kurmaya çalışsam da… Henüz…

Skala değiştikçe insanı evrilen bir bakteri kolonisi olarak da görmek mümkün, sözüm ona bir bilincin bayrak yarışında götünü yırtan sıradaki “nesli” 400 metre koşucusu olarak görmek de… Bir sohbette ağlayabiliyorken, gülebiliyorken, anlatılan bir hikayede, birkaç nöronum tetiklenip bu “hikayeyi” yazabiliyorsam bir yerlerde sakatım/engelliyim sanırım. Hiçbir zaman bütün/tam olamadım sanırım, olamayacağım da. Hatta belki de en çemkirdiğim canlılardan, aynı nedenlerle “sadece” benzer durumdayım. Skala her şeyi betimleyecek gibi bu bağlamda. Hadi biraz zoom out yapalım, doğa insanlığı siklemez, algoritmasını çalıştırır, gerek parazit olarak, gerek bir fake god olarak, gerekse kim bilir doğa için sıfatlarla, insan insanlığını yapar, silinir gider, yine insan zihninden… İnsan ötesi bir zihni algılayamadığım düşünülürse en acınası öngörü bu olurdu herhalde. En iyi ihtimalle insanlık, belki biraz AI yardımı ile, belki başka bir kendimizden üstün olduğunu kabul ettiğimiz “araçlarla”, data meydana getirme konusunda Freud’un saçma sapan ego, vs. sıkmalarından sıyrılıp, gayet bir data processining organizma olduğumuzun farkına varıp, yeni sürdürülebilirlik opsiyonlarına, yeni farkındalık opsiyonlarına, anladıkça “yeni bir” paternin farkında olmaya aday, böbürlenen algoritmalar silsilesinden sıyrılabilir. Algımın referansı hangi skalada ise oraya hapsolmak zorundayım. Neyse ki bu noktada dahi, “tanrı hikayesini” seçmeyip hile yapmadığımı düşünüyorum. İspatlayamayacağım anlatılandan ziyade, “elimde yeterince veri yok” demek daha “ahlaki” benim için… Daha sürdürülebilir, daha canlı, daha insan… Her şeyden önce, acınası sensörel algılarımla daha gerçek…

Skala çok büyüdükçe veya çok küçüldükçe, yalnızlığımla beraber, insanlığın ihtiyaçlarından ziyade verilenle yetinmesi baki olacak sanırım. Çok çok kısıtlı, kendi acınası boyutlarımıza referansla “bir makro” algımız var. Benim ömrüm yetmeyecek. Bir fikir, bir virgül kalsın bu satırlarda… Kendi mastürbasyonlarımızla, dopamin/seratonin açlığımızla kendimizi, o mastürbasyon algoritmasını ilahi kılarak en az iki yüzyıl öncesine hapsettiğimizin farkında olalım isterim. Ego da böyle, dinler de… Hatta kısmen “bilim” de… Maalesef o da insana maruz…

Ben en azından “doğru” soruları sorarak öleceğim, umarım kısmen cevaplarını da bulurum. “Doğru” kavramının nasıl kültürlerimizle, çocukluğumuzla, davranışa etki eden, keşfedebildiğimiz, edemediğimiz her girdiyle şekillendiğini düşününce, sanki biraz fazla değer atfediyoruz gibi insanlığa. Hadi buradan başlayalım, hakkediyor muyuz? Ya da sadece evriliyor muyuz? Bizi biz yapan parametrelerin, hiç birisine hükmedememizin, bırakın hükmetmeyi, en ufak bir girdimizin olmadığının farkında mıyız? Hadi insan güzellemeleri gelsin… Nedir insan?

Sıkılıyorum, ama frontal korteks nispeten “zor” ama “doğru” olan şeyi yapmaya devam ediyor ve bu yazı meydana geliyor. Bitsin. Bu mudur insan? Bu kadar naif mi? Düşünedurayım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir