Kategori arşivi: Genel

Sıkılmaktan sıkılmak

Birinin sizi bir kaç dakika kollarının arasına alıp sıktığını düşünün. Bir süre sonra nefes almak için ilave bir efor sarfetmek sıkılmayı tanımlayacaktır.

Bugünlerde kendimi hıyar tohumlarından yapılmış stres topu gibi hissediyorum. Hani beni ince kıyım doğrasalar tasta cacık olmaz. Yokolageliyorum.

Yok olmak kavramını referans aldığımda var olabilme konusunda algılarım tıkanıyor. Japon müesses nizamı kendini “Jouhatsu” kavramına adapte ederken, insanlar insanlar yüzünden ölürken, insanlık insanlık yüzünden ölürken, şiddet varken, vandalizm varken, halen kültürler, sistemler “suç”un odak noktasında değilken, kültürlerin acımasız şiddetini yok sayma, kültür bireylerinin bu şekilde var olma çabasına şahit olurken, nerede olduğumu düşünmeye fırsat kalmadan sıkılıyorum. Sıkıldım. Fakat iyi sıkıldım.

Beni sıkan kolları biraz gevşettiğimde, beni sıkana dua etmek istemediğim için, inanmanın gereksizliğini keşfettim. Çevremdekileri gözlemlediğimde sıkanlar da değişti, sıkılanlar da. Acık gevşetildiklerinde “ya sıkana şükür” nidalarına şahit oldum. Oluyorum. Oluyoruz. Bu bağlamda arabeskin varlığı “rasyonel” geliyor.

“Yüreğime öküz oturdu”, “içim daraldı”… Neden? “konuşmak istemiyorum. “Ay Rihanna’dan Stay çalar mısın?” çalarım. “Yüreğine öküz oturması ne demek?”, “Konuşmak istemiyorum.”. Nedeni bilinmeyen dermatit gibi, nedeni bilinmeyen oflama sekansları olmuş hayat, kültürel olarak. Herkes satıraralarına kasarken metnin/samimiyetin kültürel olarak yokoluşunu sessizlikle kutluyoruz. Sessizliğin nedenine gelince: “Off, konuşmak istemiyorum”. Güzel.

Şu ana kadar yazdığım her olgunun nedenlerini tartışmaya hazırım (yalan) Tamam nedenleri hakkında bir kaç kelam edebilecek olsam da temennim yaşamak, tartışmak değil. Tartışmak bir araç olsun elbet, amaç olmasın. Öyle sıkıldım, faili belli değil…

Kocaman bir iletişim istiyorum, haddim değil. Haddim olmamasından sıkıldım, faili belli değil.

Ben olmak istiyorum, sen olmanı istiyorum, onlar olsun istiyorum. Müsait değil.

Erteleyekoyalım, ben mevcut değil. Çok sıkıldım, faili meçhul…

Güzeller

Evimden çıktım. Az süslenmedim değil. Yine de herkesin bana bakması beni biraz tedirgin etti. Herkes bana bakıyor mu? Ben mi kuruyorum. Ben daha önce bana bakan biriyle karşılaşmış mıydım? Bakılmak nasıl bir şey? Herkes bana bakıyor.

Çok uzatmadan iki yer fıstığı ve biraz marulla döndüm evime. Tuvaleti temizledim, duşa girdim, toz aldım biraz. Sonra aynada o güzelliği gördüm. Biraz saçları karışmış biraz terlemiş… Hemen düzelttim. Prensesim benim. Çok güzelsin şimdi.

Pencereden baktığımda kan gövdeyi götürüyordu. Barbarlar ne olacak… Marullarımı haşlamaya koyuldum. Koridordan oturma odasına geçerken yine bir güzellik belirdi. Kılları kirlenmişti biraz. Hemen duşa girdim. Ayna “mükemmelsin” diyordu saçlarımı yeniden tararken.

Manavı da öldürdüler geçenlerde kahrolası barbarlar. Marul tedariğim de bu noktada son bulmuş oldu. Tanrı tarafından doldurulan silolar sağ olsun. Yoksa ne yapardım. İki blok geride silo…

Bugün silonun çevresi kalabalık, dışarı çıkayım dedim. Bir kaç barbardan selam aldıktan sonra kan kokusuna dayanamadım. Döndüm evime. Toz aldım. Duş aldım. Ayna yanıltmadı. Evrenin güzeli halen karşımda. Acıktım.

Yine süslendim. Siloya doğru yarı tedirğin yola çıktım. Yine barbarlar… Onların patetik üreme ihtiyacına karşılık veremezdim. Döndüm… Ayna daha bir lezzetli artık. Ben de öyle… Çok güzelsin.

Bugün süslenmedim. Bir kapşon geçirdim. Ayna hemfikir olmasa da çok seksi gözüküyordum.Gizemli bir güzelliktim adeta. Siloya yaklaştıkça cesetlerin ne kadar çirkin olduğunu farkettim. Fıstıklarımı aldım. Evimdeyim.

Bugün fıstıklarımla daha güzelim. Hem ayna da hemfikir. Marul kadar güzelleştirdi beni bu fıstıklar. Korkmuyorum, benim gücüm güzelliğim. Oradan bir tel mi kalmış. Bir saniye…. Hemen geliyorum.

Fıstıklar yine bitti. Evi dört defa temizledim. Acıkmıyorum. Pencereden barbarları görüyorum. Yaralı ve yorgunlar. Henüz acıkmadım. Bir duşa girip geliyorum.

Bugün çok yorgunum. Ayna yok sayıyor yorgun halimi. Taş gibiyim. Yine de bir taranıp geleyim ben. Silo yolu bomboştu bugün, barbar artıklarını ve kanlarını saymazsak. Nasıl oluyor da hep dolu bu silo…

Yıkandım, temizliğimi yaptım. Tokalarımla aynadayım. Aman tanrım, yok böyle bir güzellik. Biraz yaşlansam ya… Ben yaşlanmasam da sanırıım şehir yaşlandı. Hiç ses yok.

Geç oldu uyudum. Duş sonrası ayna daha gururluydu. Tebessüm ettim “evet” dercesine. Marul tarlalarına kadar yürüdüm bugün. Kokuya katlanabildiğiniz sürece harika bir manzara. Bu cesetlerin aklına yıkanmak diye bir kavram geliyor mu acaba. Ayrıca çok kabalar. Günaydın ceset. Yok, tık yok. Tüm bildikleri kokmak.

Marul tarlası kurumaya yüz tutmuş Sağlam olanları toparlayıp döndüm eve. Fazla sessiz değil mi ya ayna? Neyse tanrı silosu işimizi görür, ne bileyim.

Bugün yeni bir arkadaşım oldu, Deniz… saçım bozuk olduğunda hemen düzeltiyor. Çok mutluyum onu tanıdığım için. Nihayet hayatımı anlayan birisi oldu. O da marulu seviyormuş, ama nafile. Tanrı fıstığı tek kalan. Tanrı fıstığı maceralarımızı anlatıp kikirder olduk her akşam. Deniz bazen ne olacak böyle diye hayıflanıyor, ben onu teselli ederdim fıstık fıkralarıyla. Bazen de o beni…

Kahrolası fıstıkları istemiyorum bugün. Deniz de beni görmek istemyor. Fıstık silosu halen dolu. Şehir boş. Bir Deniz… O da….

Yatağımdan zor kaltım bugün. Duş aldım, saçımı taradım. Koridora zor attım kendimi. Ayna ve Deniz eş zamanlı yaklaşıyordu bana. “Deniz” diye seslendim. Cevap yok.

Bugün kalkmak istemiyorum. Yatakta tarandım. Tanrı fıstıklarından atırştırdım. Yeter.

Bugün Deniz elini uzatarak kaldırdı beni, dağları doyuracak bir tebessümle, çok güzeldi: “Hadi eşek sıpası, yeter yattın” diyerek. Elini tuttum, mutluydum, gerisini hatırlamıyorum. Anılarımda anlamsız bir “25”.

Tatmin

Bugün zam aldım. Ay neyse elektrik faturasını aradan çıkarttık. Üniversite sınavını kazandım. Beklediğim visa onayı geldi. Kredim çıktı.Tahlil sonuçlarım iyi çıktı. Eşim yıl dönümümüzde bana şöyle taşlı bir yüzük aldı. Yıllardır beklediğim yatırımım prim yaptı. Sevdiğim rock grubu hit oldu. Biri bizi şeediyor yarışmasında favori karakterim “kodu ve oturttu”. Takımım şampiyon oldu. Biri bana güzel bir söz söyledi. Biri yaptığım bir sanat eserini beğendi. Biri benim attığım bir gönderiye like verdi. Biri benim vücudumu beğendi. Oh be kredimin son taksidini de ödedim. Çocuğun okul parasını da ödeyebildim.

Çok büyük ve çok küçük insanların hayatında, insan kavramını sorgulamayı unuttuğumuz bu günlerde tatmin nesnelerimize bir bakmak istedim.

Öyle yapılarız ki, bir süre bir şey kıt olursa, o şeyle karşılaşmamızın ilk etkisi o şeyin galaksinin en önemli olgusu gibi davranmamız oluyor. Hormonlarımızın payı büyük tabi, seratonin, dopamin vs…Bu mekanizmanın o önem verdiğimiz unsurların nasıl bizi bir “mutluluk” balonuna aldığını, sonra o balonu kendi ellerimizle nasıl patlattığımızı deneyimlemek gerekebilir. Bu mekanizmada “tatmin” arayan/bulan bireyler, yeni bir balon yaratıp hayatlarını yaşıyor, ölüyorlar.

İlk paragraftaki her durum, rölatif olarak bir tatmin unsuru da, ne kadar geçici oldukları önemli. Sanırım her tatmin butonuna basıldığında yeni bir nice tatminler algoritmasına yelken açıyoruz.

Tepkileri incelediğimde mutluluk ve tatmin kavramlarının ne kadar geçici ne kadar referansa muhtaç olduğunu gözlemledim, naçizane. Buradan çot diye mutluluk ve tatmin kavramlarının öğretilen kavramlar olduğuna girebilirim. Öncesinde bu kavramların rölativitesi önemli diye düşünüyorum.

Her gün besinlerini düzenli olarak alan bir birey için, aman şükür bugün de besin aldık kavramı dini öğretiler, tarihteki kıtllıklar referans alınarak yapılan söylemler dışında pek karşılık bulan bir şey değil. Öte yandan aynı dini öğretilerde komşun açken tok yatamazsın vb. gibi mevzular mevcutken, bunun realizasyonu konusunda yaşadıklarımız bir kenarda dursun.

Vücudumuz tatmin konusunda o kadar subjektif ki, veledin biri kendisine alınan yat için demeç verebilip “anlayamazsınız” diyebiliyor. Hadi veletten yola çıkalım. Ağladın, sızladın, “çok duygulandın”, dünyaya geliş amacını gerçekleştirdin, vs. Bir süre sonra o tekne ne olacak? Yük. Bakımı yapılması gereken, marina kirası verilmesi gereken, bir süre sonra karaya çekilip yosunlarının temizlenmesi gereken bir yük olacak. Pek iyi… İlk paragraftaki tatminleriminizde, veletten ari süregelen bir şey var mı?

Zam aldın, enflasyonla eridi. Elektrik faturasını ödedin, önümüzdeki yıllarda ödeyebileceğinin garantisi var mı? Üniversiteyi kazandın. Bitti mi? Visayı aldın, orada mutlu olabilecek misin? Tahlil sonuçların iyi çıktı, kafanda kurduğun onca şeye değdi mi? Yoksa hep bir korku olarak mı kalacak? Bütün bunları yaşarken, senin olmayan “takımın” şampiyon oldu. Bağırdın çağırdın, ergen araba tularını attın, insanların hayatını sabote ettin ve o gün bununla gurur duydun. Süper über sevindin. “Takımının” umrunda mısın? Yatırımın süper kazandırdı. Bir sonraki aşama ne? Hep böyle kazandıracak mı? vs. vs.

Tatminler biraz saman alevi gibi, mutluluklar da öyle. Bizi biraz “güzel” hissettiyor ve bir süre sonra, tüketildikden sonra hop mazi… Mutlu olmak için yaşıyoruz değil mi? Pek iyi neden galatasarayın 1971’deki şampiyonluğunu halen kutlamıyoruz? Onu istatistiklerde sidik konusu yapmayı tercih ediyoruz. On yıl önce ödeyebildiğimiz elektrik faturasını ödeyebildiğimiz an kadar “şükür”le anmıyoruz. Medikal testlerimiz olumlu olduğunda, bir kaç yıl sonra neden yıldönümünü kutlamıyoruz.

Neden hayatta bu kadar saman alevi unsurları talep ediyoruz, hayatımız kadar değer verdiğimiz olgular için? Mutlu olmak, tatmin olmak, bu kadar rölatifken… Bize verilen referansa neden bu kadar talibiz? Düşünmek ister misiniz, yoksa hayat böyle “güzel” mi? Haa güzelse, yeni “güzel”lerle ne yapacaksınız?

Nefes

Bugün İskenderun’lu bir nefes aldım. Nefes aldım.

Nefes, az olduğunda değil de kavuştuğunda bir mutluluk olur ya, kavuştuğun anda… Yokluğundan varlığına geçtiği referansta ilave bir değer verirsin ya o nefese, sanki fonksiyonel olarak “farklı” bir nefesmiş gibi. Halbuki, aynı sistem aynı şekilde çalışıyor, değişen ise senin “açlık” seviyen aslında…

Nefes ne kadar “normalse”, o normallikte aldığım bir nefes oldu İskenderun’lu olan… Kaygı duymadan, hayatın akışı gibi, en başlangıçta ben olabildiğim, sanki yıllardır tanıyormuşum gibi, ama ilk tanıştığım…

İyi ki var o nefesler ki yaşayabiliyorum. Hepiniz benden daha umut dolusunuz, hepinizin ayrı ayrı beklentilenleri var. Ben böyle “umut ve beklentiler öldürür” diyedurayım. Yaptıklarım hayıflnanan çelişkilerim olsun.

Bir gün umut ve beklentiler öldürse de iyi ki varsınız. Ben umut ve beklentilere ihtiyacımız kalmayacak günlere, göremeyecek olsak da, çaba sarfetmek istiyorum. İsteyebildiğim ve olduğu kadar… Sevgiler…

İtik pek kıymetli…

İyi ki varsın İskenderun’lu nefes. Şanslıyım.

Merhaba, ben öldüm

Merhaba! Ben hayatı boyunca çalışan, kendi amaçlarım arasında ölmüş bir homo-sapiensim. Çok ilginç değilim. Çok yakışıklıyım. Göreceli kavramları severim, her insan gibi.

Doğdum büyüdüm. İncir UHU’dan önceki yapışkan, uçurtmanın var oluş sebebi, kaset plaktan sonra zar zor lehimlerini yaptığmız anfinin çalınanı oldu.

Çalışırken, okurken, çalışırken, okurken… Kimya mühendisi oluvermişim. Gasonluk nere, fayans döşemek nere… “Gosgoca” kimya mühendisi… Koskoca işsiz kaldım.

Devletin kimya öğretmenine ihtiyacı varmış. Oluverdim. Hiç “öğretmen” olamadım, en iyi “öğretmen” oldum. Kimya öğretiverdim çocuklara, insanca, insanlıkla…

Bir valiz taşıyarak tavladım, hayatımın iki yaratığını. Biri 3.5 kg, diğeri 4.5 kg doğdu, valiz sahibini de pişman edercesine. Neyse ki valiz sahibi vermeye de almaya da teşneydi. Verdi, aldı… Verdim, aldım…

Hastalandım bir gün, 4.5 kg olan hastaneye yatırdı. Tam hasteneden çıkarken, valiz sahibi, 4.5 kg, ve 3.5 kg morgla yüzleşti. Benim kaymış, diş protezlerim defibrilatör seansında çıkarılmış cesedimle…

Neyse 4.5 ve 3.5 gömülmek istediğim yere gömmeyi başardılar, sanki farkında olacakmışım gibi. Valiz sahibi için önemliydi tabi. Önemli oldu. Gömdüler… Gömdüler… Mermer, gül filan diktiler. Ver hayatın kimyasını şimdi…Küfür gibi…

Neyse ben öldüm. Öldüğümün farkında olamayacak kadar “güzel” öldüm. Fakat “iyi” öldüm, lakin “güzel” öldüm. Ama ne “öldüm”.

Ben oldum, öğrendim, öğrettim. Keçi gibiydim. Keçiler yetişridim. Bana ekstra anlamlar yükleyenlere küfür gibi öldüm. O küfür birilerinin avuntusu oldu. Merhaba, ben öldüm.

Distopyayı Uzakta Aramayın

Hayatımızın muazzam bir bölümünde farklı versiyonlarda distopya ve feda edebiyatının tezahürlerine maruz kaldık. Bu gerek Terminator, Matrix, Armaggedon vs. bilimkurgu temalarıyla gerekse lokal kültürümüze yedirilmiş ve anlaşılamamış tarih projeksiyonlarıyla karşımıza çıktı. Her seferinde ya biri gönüllü ya da gönülsüz feda edilip insanlığı veya tema konusu ülkeyi/halkı kurtarıyor ya da bir şekilde insanlığın sonu geliyordu. Yatıştırıcı ve tatmin edici bir şekilde, bazı versiyonlarda kendini feda eden karakter mesnevi bir şekilde “ben artık hepinizim” cümlesini ‘sıradan’ bizlere fütüristik bir formatta zerk ediyor ve biz izleyiciler bir anda nirvanaya varıp varlık felsefesinin derinliklerini vahiy düşercesine anlayıveriyoruz; badem ve tüy misali… Cem Yılmaz’ın “uzay eriği” gibi, yerseniz…

Gazeteci olarak saydığım büyüklerim, geçmişten bu yana, lokal politik konularda bu feda edebiyatından ve sanal distopyanın varlığından, üstü kapalı olarak da olsa, zaman zaman bahsederlerdi. Politik olduğu için pek ilgilenmezdim. Ne de olsa biz 80’lerde “aman çocuğum politik şeylere bulaşma” öğütüyle büyütülen, buna isyan olarak içeriden süper sistem karşıtı olarak ‘yanlış’ları görebilen ve alternatifleri araştıran, dışarıdan ise yarı-apolitik olarak görünmeyi öğrenen bireyler olarak büyüdük. Bir noktadan sonra ise verilenle yetinmeyip, araştırmayı öğrendik ve bir çoğumuz, ben dahil, soluksuz bir depresyona girdik. Şu an size bunları anlatan ise o üstü kapalı yarı-apolitik depresyondan başkası değil. Sınırlarımızı koyalım ‘papaz’ vs. herhangi bir figürün malzemesi olmayalım. Özellikle feda konusunda, daha beş yaşlarında anlatılan hikayelerin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Keza aile ve çevresel koşulların göreceli olarak ‘yetersiz’ olduğu bir ortamda yetişseydim şu an bu yazı yerine gayet ayrımcı, güce tapan söylemlerle karşılaşmanız olasıydı. Mesela ailem bana politikadan uzaklaştırıcı söylemler yerine, Özal misali “benim oğlum işini bilir” deseydi ve çevre de bunu destekler nitelikte olsaydı, kim bilir belki şu an bir milletvekilinin günlüklerini okuyor olurdunuz.

Hep ‘olamayacak bir dünya’ için, pasifist Pollyanna gürühları olarak dünyanın dört bir tarafına dağıldık. Bizler, dünyanın ve toplumların çözümlerini üretecek nesil, bu pasifist öğreti içerisinde kendi hayatlarını kurtarmanın en medeni yollarını seçtik. Bu seçimler, biz beyinlerin fırsatını bulunca, yine göreceli olarak, ‘daha medeni’ ülkelere kaçmamıza vesile oldu elbette; öte yandan sınırlar ötesi bir gerçekle yüzyüzeydik. Oralarda da apolitik bilim adamı tavrımızı sürdürerek topluma gayet asimile olduk ve bir çoğumuz hayatlarımızı kurtardık. Hepimiz çok çok ‘başarılı’ bir nesiliz. Hepimiz iyi ‘eğitildik’. Doktor olduk, mühendis olduk, bilim adamı olduk… Bu süreçte tek bir noksan vardı: Hiç bir yerde kabul edilen bir kimliğimiz yoktu. Hiç olmadı, olamazdı… Aslında hepimiz ayrı ayrı birer dünya vatandaşı olabilecek vizyondayken, hep sınırlara, milliyetlere maruz kaldık. Bu bağlamda kimimiz silah yaptı, kimimiz savaşlarda yaralananları iyileştirdi. Kimimiz yarattığımız hastalıklara çare bulurken, kimimiz de ampute gazilere beynin manyetik dalgaları ile çalışan reaktif uzuvlar yaptı. İnsanlığa, bir şekilde, hizmet ettik ve öldük. Emin olun bir ölünün ya anlatacağı çok şeyi vardır, ya da gerçekten anlatacağı bir şeyi kalmamıştır. Yaşayan bir ölü olmak böyle keskin bir tereddütte yaşadığının farkında olmaktan ibarettir.

Çevremiz öyle güzel şekillendirilmiş ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, karşınıza farklı telaffuzları olan aynı anlamlı kelimelerle insanların çevrenize usulca çit ördüğüne şahit olabilirsiniz. Bu çitlerin malzemesi kanun, ahlak, norm, din vs. kavramlardan oluşuyor. Buradan anlıyoruz ki ‘düzen’ denilen kavram, aslında doğal değil de birileri istediği için var olan bir kavram. İsmini siz koyun. Aksi takdirde siz bu çitleri aşıp, “bakın, herkes için yararlı, evet istisnasız dünyadaki herkes için, bir şey buldum” diye haykırdığınızda kafanıza yine bu malzemelerden yapılmış sopa ile vurmazlardı. Gelin görün ki vurdular, vuracaklar… Eh, ebeveyn olsam bu durumda çocuğuma ‘apolitik ol, herkesle iyi geçin, akıllı ol, doğru zamanda doğru yerde ol’ gibi öğütler verirdim. Bu da ölülüğün diğer bir ispatı…

Sanatların, modanın (bknz. mod), iletişimin ve bilmin benzer nitelikte olduklarını görmek zor değil. En basitinden bu unsurların kendi içerisindeki çelişkilere bakmak ve bu çelişkileri görmek yeterli… Dünyada savaşı ebediyen durdurmak için çabalayan sanatlar mevcutken, eş zamanlı olarak barışı iki savaş arası verilen ara olarak yorumlayan sanatları da görmek mümkün. Nitekim moda insanların konforunu ve hayat kalitesini artırabilen bir unsur olabilirken, tamamen öğretilmiş yapay beğeniler için insanların günlerce köle olarak çalışıp karşılığında ceplerine konan takas nesnesini, insanlardan sadece ve sadece toplumda kabul göreceği vaadiyle fütürsuzca çalan moda unsurları görmek de mümkün. İletişim bir aydınlanma ve aydınlatma aracı olarak kullanılabiliyorken, bir yandan da cehaleti dezenformasyon virüsü ile sürekli kullanan bir iletişimin varlığından bahsedebiliyoruz. Bilim silah ve diğer insanlığa katma değeri olmayan teknolojilerle firmalara büyük cirolar sağlarken, aynı anda dünyanın başka bir noktasında küresel bir problemimizin çözümünü getirebiliyor. Bir edebiyatçı terminatör vs. distopyaları yaratırken, kimse optimist bir gelecek yaratmıyor. Evet bu noktada işler değişti. Aslında diğer unsurlarda oranlara baktığımızda sonuç yakın olacaktır. Beklenen bir sonuç olarak, geleceği optimist bir evrim olarak gören edebiyat ve sanat unsuru eserlere rastlamak, distopya ve sair pesimist unsurların niceliğine göre yok denilebilecek kadar az.

Müzikoloji bölümünde öğrenim gören bir arkadaşım “arabesk”in tarihini ve sosyolojik kökenlerini araştırıyordu. Sayesinde çok şey öğrendim. Bu vesile ile teşekkür edeyim kendisine. Distopik eserleri incelediğimde ise benzer bir yan bulduğumu söyleyebilirim. Ha robotlar(!) sonumuzu getirmiş, ha biz nükleer savaşla kendi sonumuzu getirmişiz, ha uzaylılar erik tabancalarıyla türümüzü tüketmişler, ha partnerimiz bizi terketmiş ve “batsın bu dünya, bitsin bu rüya”… Keza ‘Independence Day’ filminde Hollywood bunu ince ince işledi. O filmde kendi derdi uzaylıların dünyadaki tüm insanları kıtır kıtır kesmesinden daha önemli olan karakterler mevcuttu.

Halen bir çok insanın yanıldığı ve temel global sorunlarımıza kök neden olarak gösterdiği noktalardan biri de ‘insan doğası’ kavramı. Nitekim böyle bir kavram yok. Olmayan bir kök nedenle de sorunlar çözülemiyor elbet. Jacque Fresco’nun seminerlerinden birinde anlattığı gibi: Amerika’da yeni doğan bir bebeği Nazi Almanya’sında yaşayan bir aileye verin ve o bebeğin nasıl bir nazi olacağını gözlemleyin. Aynı şekilde o bebeği Amazonlardaki kafatası avcılarının bulunduğu bir kabileye verin ve bir kafatası avcısı nasıl yetişir görün. Davranışlarımızın büyük oranda epigenetik ve çevresel unsurlarla şekillendiğini yakın zamanda öğrendiğimiz bu çağda artık ‘insan doğası’ gibi kavramlar giderek mizah konusu hale geliyor. Buna rağmen çözümsüzlük şahsi ve duygusal menfaatlere yaradığı için ‘insan doğası’ varlığını dezenformasyonla sürdürebiliyor. Explorer uydularının 1958’de dünyanın yörüngesine fırlatıldıktan 59 sene sonra dünyanın düz olduğu vb. dezenformasyon unsurlarını utanmadan gündem yapanlar aynı menfaat sahipleri olabilir.

Çevremiz (doğa ve insan) muhtelif hikayelerle göz göre göre bir distopya haline getirilirken, bilimsel çözümlerin radikal ütopya olarak etiketlendiği bir gezegenin içinde yaşıyoruz. Global sorunlarımızın teknolojik çözümleri artık mevcut. Gezegenin bir kısmında yiyecek atığı %70’lere varabiliyorken, bir kısmında açlıktan ölen insanlar olabiliyor. Dünyada yeteri kadar yiyecek mi yok? Ya da, herkes için yetecek çeşitlilikte ve bollukta yiyecek üretebilecek teknolojilerden ve kaynaklardan yoksun muyuz? En kötü olasılıkla dünyada açlığı sonlandıracak para mevcut değil mi? Hem teknolojimiz var, hem kaynağımız var, hem de bu sorunu ebediyen çözmek için dünyada spesifik bir ülkenin ordu bütçesinin 1/900 (dokuz yüzde biri) ünün yetebileceği para mevcut. Buna rağmen dünyada açlık devam ediyor. Bu tıpkı “yağmurlu havada kaygan yol” levhasının mantığında… Yağmurlu havada kaymayacak abresif malzemelerden yol yapmayıp, oraya o levhayı dikmek kadar pratik ve geçersiz çözümlerimiz. Birleşmiş şirketler, pardon milletler topluluğu da bunun yaşayan diğer bir örneği… Dünyada hiç bir kurum ve devlet insanlığın sorunlarına kalıcı bir çözüm bulmak konusunda yetkin değil. Öte yandan temsili demokrasilerde (yerseniz) sizi bu tarz görüşlerle temsil edecek unsur bulmak da malesef burokrasinin doğası kadar güzel. Sorunlarımız bilimsel olduğu kadar, biz çözümler için bilimsel yetkinliği tartışılır politikacıları atıyoruz. İlginçtir ki, bu görevi üstlenen aziz insanlardan duyguğumuz kelimelerin arasında sıklıkla “özgürlük” yer alıyor. Halbuki gerçekten özgür bir ülkede insanlar özgürlükten bahseder mi? “Günaydın Deniz, nasılsın? Bugün hava daha bir özgür, sen de farkettin değil mi?”

Gelelim planlı eskitmeye… Bir filament lambanın hikayesini duymuşsunuzdur. Şu an kendisi 116 yıldır (1901’den beri) yanıyor. İnsanlar da her yıl bu lambanın doğum gününü kutluyorlar, öte yandan da lamba kartelleri tarafından ince mühendislik ve bilim adamı motifleriyle ömrü saat cinsinden deklare edilen lambalarını çatır çatır satıyorlar. Sadece lamba olsa güzel, naylon çoraplardan tutun da, bilgisayarlara, yazıcılara, cep telefonlarından sanayilerde kullanılan binlerce üretim makinasına her şey, bir mühendislik ve bilim harikası olarak artık ömürlü. Bu yapay ömür kavramı aynı zamanda dünyamızın bir çöplüğe dönmesinde ve gerçek kaynaklarımızın, sadece kar için, fütursuzca tüketilmesinde, tabiri uygunsa, yağmalanmasında en büyük etken. Tabi ki de dünyayı bir bütün olarak göremememizin ve bölgesel kaygılarımızın da etkisi var, çünkü o kaygılar gerçek sorunların gündeme gelmemesi için bulunmaz bir ilaç niteliğinde…

Soluksuz depresyonun muhtasaran izahı… (çakma da olsa bir osmanlıca lazım, gönüller kırılmasın…) Yarın işe gidip modern kölelikteki rölümü yerine getirecek, karnımı doyurup, ihtiyaçlarımı karşılayabildiğim için mutlu olacak, efendi apolitik bir ölü olarak yaşamımı sürdüreceğim. Yaratıcı, sanatçı arkadaşlarım distopik eserler yapacaklarmış. Malzeme çok, uzakta aramaya gerek yok! Has öz yaratıcı arkadaşlardan naçizane şunu bekliyorum ve sokak jargonu ile bitiyorum: “Ohooo herkes distopya yapar, sıkıyosa herkesin ilgisini çekebilecek, ‘acaba’ dedirtebilen ve kalıcı çözümlere yönelik eserler yapınız…”

Not: Bu yazıda bahsi geçen gezegen, kurumlar, canlı türleri ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve “gerçek”le ilgisi yoktur.

Önüm Arkam Sağım Solum Doğru Yanlış: Sobe!

“Doğru” ne demek?

Buyrun bakalım Hz. TDK’ya:
1. sıfat Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı
2. Gerçek, yalan olmayan
3. Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun
4. isim Gerçek, hakikat
5. isim, matematik İki nokta arasındaki en kısa çizgi
6. zarf Yanlışsız, eksiksiz bir biçimde
7. zarf Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca
8. zarf Yakın, yakınlarında
9. edat Karşı yönünce
10. Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu

“Doğru”nun ne çok anlamı varmış meğer de ben bilmiyormuşum.
1. Hadi matematiksel olarak düşünsek her doğrunun iki yönü vardır. Yönleri değişmeyen olsa bir ihtimal. Birşeylerin karşıtıymış işte fazla kurcalama!
2. Hadi bakalım… Gerçek ne peki? Yalan olmayan. Yalan ne? Gerçek olmayan. Yine birşeylerin karşıtı…
3. Akla uygun. Hangi akla? Mantığa uygun? Hangisine? Aristo? Gerçeğe uygun? Pardon az önce gerçek/yalan demiştik. Kural? Hangi kural? Komikleşiyor.
4. Off yine gerçek. Dayamıcam bakıcam şu “Gerçek” neymiş:

  • 1. isim Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat
  • 2. Gerçeklik
  • 3. Doğruluk
  • 4. sıfat Yalan olmayan
  • 5. sıfat Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, özbeöz, hakiki, reel
  • 6. sıfat Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
  • 7. sıfat Temel, başlıca, asıl
  • 8. sıfat Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
  • 9. sıfat Yapay olmayan
  • 10. sıfat, felsefe Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan

Gerçek doğruya, doğru gerçeğe paslıyor topu… İlginç bir benzerlik var bir tanesi dışında: “Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan”. Bu durumda doğrunun doğa ile bir ilgisi olmalı… Hmm… Neyse “Doğruya” devam edelim:
5. O sanki doğru parçasının tanımıydı. Neyse canım… TDK diyorsa… Bir allah bir TDK…
6. Yanlış olmayan, tam olan filan. Yine bir şey olmayan bir şey bu doğru. Yaklaşıyoruz galiba.
7. Burnunun dikine…
8. Bişeye doğru. -e doğru. Anladım.
9. Yine -e doğru…
10. Evet hangi yasa? Hangi yöntem? Hangi ahlak? Dürüstlük? Namus?

Tamam anladım heralde? Birşeyler olmayan, yasal, ahlaki, iki noktayla bir ilgisi olan, gerçek de denen, mantığa akla uygun, burnunun dikine ve asla yanlış olmayan bir şey galiba bu “doğru”.

Peki “yanlış” nedir? Yine TDK:

1. isim Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu, yanılgı, hata
2. sıfat Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymayan, aykırı olan, hatalı
3. zarf Hatalı bir biçimde
4. sıfat, felsefe Biçimsel düşünme yasalarına uymayan, düşünülen şeyle uyuşmayan

Kestirip atmışlar sanki yanlışı, üvey evlat gibi kalmış gerçekle doğru yanında. Doğrunun ve gerçeğin tersi işte. Ben de ne salağım. “Düşünme yasası” da varmış üstelik. Bir yaşıma daha girdim.

Güldüm, gülüyorum.

Aykırı olan: Dünya’da tarihe geçmiş ne kadar insan varsa hepsi aykırı değil mi?

Düşünseniz ya düşünce yasası Madde 1: Düşünce Yasasını düşünmeyeceksin!

Doğrular, yanlışlar ve bu ikisi arasında yapılan seçimler. Hayat… Sonra merhum/e u/yi nasıl bilirdiniz?

Hiç düşündünüz mü hayatımızda mutlak doğru ya da yanlış diyebileceğimiz şeyler var mı? Var diyorsanız neye göre düşündünüz mü? Yoksa Düşünce yasasına aykırıydı da üstüne gitmediniz mi?

“Gerçek yalnızca bir ilüzyondur, ama bitmek bilmeyen bir ilüzyon.” demiş sevgili Albert Einstein. Belki hatalı çevirmişimdir orjinalini de yazayım kimsenin bir tarafı şişmesin:
“Reality is merely an illusion, albeit a very persistent one.”

Bu noktada aklıma tek bir soru geliyor: Ne kadar düşünüyoruz? Hatta düşünüyor muyuz?

Doğru yapacağım, doğruyu seçeceğim derken, biraz da olsa hayatsal kavramlardan uzaklaştığımızda, o doğrunun ne kadar doğru, yanlışın ise ne kadar yanlış olduğunu irdeliyor muyuz? Herşeyi geçtim, herhangi bir kavrama “bu doğru” derken toplumun tüm öğretilerinden/bilgilerinden sıyrılıp, o kavramın nasıl oluştuğunu hiç irdeliyor muyuz?

Örnekleyelim güzelleşelim:
Bir hırsız sevdiğiniz bir eşyanızı çaldı. Bu doğru mu yanlış mı?
Hemen cevaplar gelir: Yanlış! Yanlış! Harhara! vs. Hatta abartılıp: “Bak iki tanesini meydanda sallandırcan bunların, bak bir daha çalıyorlar mı…” yorumları gelir…

Evet madur açısındam “yanlış” bir olay olsa gerek. Ne de olsa sevdiği bir nesne ortadan kayboluyor ve üzülüyor. Peki hırsız niye çalıyor? İş bulamamış ve aç kalmış olabilir mi? Çocuğunu okutmak vs. gibi bir neden olabilir mi? Olabilir. Bu durumda hırsızın yaptığı yanlış mı? Biz olsak onun yerinde farklı bir şey yapar mıydık? Yapardık belki. Hali hazırda çocuğu üniversiteyi bitirince teslim olmuş hırsızlar olduğuna göre o da bu sözüm ona “yanlış”ın farkındaymış. Yine de yapmış. Bu durumda seçeneksiz kalmak yanlış bir şey midir?

8. sıfat Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan

TDK nın topu diktiği yer burası. Ne kadar doğruyuz/yanlışızdan önce, NE KADAR DOĞALIZ? Toplumun öğrettiği kavramlardan sıyrılıp ne kadar doğanın kendisini referans alıp kararlar verebiliyoruz? Eğer bunu yapamıyorsak sobelendik demektir. Doğa tarafından, hani şu bir parçası olduğumuz, sözümona cankuşumuz doğa…

Bir şeye karar verirken göz önünde bulundurduğumuz referanslarımız “doğal” değilse, bırakın yanlışı/doğruyu hepsi aynı kapıya çıkacak nasıl olsa. Biz kendimizi doğanın bir parçası olarak tanımlamayıp, beynimizi kullanmadığımız sürece, kim kime dum duma, batsın bu dünya, bitsin bu rüya… Geldik gene Einstein a hem de Orhan Baba’yla. Buyurun burdan yakın… 🙂

Paradise or Oblivion

Venüs Projesi’nin Mart boyunca beklenen belgeseli 30 Mart itibarıyla yayınlandı. Kaynak bazlı ekonomiyi en basit şekilde her konuya özetle değinerek anlatan belgesel, mutlaka izlenilmesi ve paylaşılması gerekenler arasında.

Altyazılar için videonun alt kısmındaki “cc” tuşuna basıp açılan menünün sağ tarafındaki kırmızı kaydırma çubuğunu kullanarak Türkçe altyazıyı seçin.

İyi seyirler…